Rıza Han, 1878’de Mazenderan’da doğdu. Asker kökenli bir aileden gelmekteydi. Henüz 16 yaşında dayısının tavsiyesiyle orduya katıldı. Daha sonra Kazak Tugayı’na katıldı. Cesareti sayesinde orduda hızla yükseldi. Kazak Tugayı’nın Rus komutanı ölünce yerine kendisi geçti ve böylece Kazak Tugayı’nın ilk İranlı komutanı oldu. Kendisi ordunun yabancı komutanlar tarafından idare edilmesinden rahatsızdı. Ayrıca halk, genç Ahmed Şah’ın beceriksizliğinden yılmıştı. Zira Şah’ın ülkede hiçbir politik etkisi yoktu. Bu durum, Rıza Han’ı hükümeti silah zoruyla indirmeye teşvik etti.
SAFEVÎLER’İN ÇÖKÜŞÜNDEN 1979 İSLAM DEVRİMİNE KADAR İRAN
Bu yazı dizimizde Safevî Devleti’nin çöküşünden müttefiklerin İran’ı işgaline kadar geçen sürede, İran’ın yaşadığı siyasi ve askeri süreci irdeleyeceğiz.
2- NADİR ŞAH DÖNEMİ VE TEKRAR PARÇALANMA
4- RIZA HAN’IN DARBESİ VE RIZA ŞAH’A DÖNÜŞMESİ
5- MUHAMMED PEHLEVİ DÖNEMİ VE 1979 İSLAM DEVRİMİ
RIZA HAN’IN DARBESİ VE RIZA ŞAH’A DÖNÜŞMESİ
Rıza Han (Pehlevî) tarafından gerçekleştirilen askeri darbeden önce Rıza Han’ın kim olduğunu inceleyelim.

Rıza Han, 1878’de Mazenderan’da doğdu. Asker kökenli bir aileden gelmekteydi. Henüz 16 yaşında dayısının tavsiyesiyle orduya katıldı. Daha sonra Kazak Tugayı’na katıldı. Cesareti sayesinde orduda hızla yükseldi. Kazak Tugayı’nın Rus komutanı ölünce yerine kendisi geçti ve böylece Kazak Tugayı’nın ilk İranlı komutanı oldu. Kendisi ordunun yabancı komutanlar tarafından idare edilmesinden rahatsızdı. Ayrıca halk, genç Ahmed Şah’ın beceriksizliğinden yılmıştı. Zira Şah’ın ülkede hiçbir politik etkisi yoktu. Bu durum, Rıza Han’ı hükümeti silah zoruyla indirmeye teşvik etti.

Nitekim 21 Şubat 1921’de Kazvin’deki karargâhından birliğiyle hareket eden Rıza Han, 3.000 askerle Tahran’a yürüdü ve kenti ele geçirdi. Darbe gerçekleştikten sonra jandarmaları yanına çeken Rıza Han, ufak direnişleri de bastırdı ve hükümete tamamen el koydu. Ayrıca yeni hükümeti kurması için de İngiliz yanlısı tavırlarıyla bilinen Ziya Tabatabai’yi başbakanlığa getirdi. Bu sırada İngilizlere de Ahmed Şah’ı tahttan indirmeyeceğine ve İngiliz birliklerinin çekilmesine olanak tanıyacağına dair söz verdi. Nitekim sözünü de tuttu, İngiliz birlikleri ülkeden çekildi, tepki gören İngiliz-İran Antlaşması iptal edildi ve yerine Sovyet-İran Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma İran için oldukça olumlu şartlar öngörmekteydi. Sovyet hükümeti, önceki Rus hükümetinin İran üzerinde elde ettiği tüm imtiyazlardan vazgeçti ve Gilan’daki işgali de sonlandırdı. Ayrıca ülke üçüncü bir devlet tarafından işgal edilirse topyekûn karşılık verme hakkı saklı tutulacaktı. Bu durum İran üzerinde bir nevi koruma kalkanıydı. İngiliz ve Ruslara şirin görünmeye çalışan Rıza Han, ülke içindeki gücünü de gittikçe artırıyordu. Önce Kara Kuvvetleri Komutanı, ardından Savaş Bakanı ve nihayetinde 1923’te Başbakan ve Genelkurmay Başkanı oldu. Ahmed Şah’ın artık fiilen hiçbir hükmü kalmamıştı. 1925 yılının sonlarında toplanan Kurucu Meclis, tahtı Ahmed Şah’tan alarak Rıza Han’a verdi. Rıza Han, artık Rıza Şah’tı.

Rıza Şah döneminin en önemli özelliği devletin tüm kurumlarıyla ve gücüyle inşası olacaktı. Bu, İran’ın yüzyıllardır görmediği bir yapıydı. Hitabet ve belagat ile ilgilenmeyen Şah, tüm gücüyle disiplinli bir devlet yapısı yaratmaya koyuldu. Kendi kişiliğiyle monarşiyi özdeşleştirmiş, bu yolda karşısına çıkan muhalif her kim olursa olsun başını acımasızca ezmekteydi. Devlete bu sırada yeni bir slogan kazandırmıştı; Huda (Allah), Şah ve Mihan (Anavatan). Böylece kendisine karşı çıkmanın vatana ihanet etmek veya dine karşı gelmekle eşdeğer olduğunu açık etmiş oluyordu.

Rıza Şah, devlet idaresini iki temele dayanarak tesis etti. Bunlar ordu ve bürokrasiydi. İktidarı döneminde ordu on, bürokrasi yedi kat büyüdü. 1921’de asker sayısı 22.000’i geçmezken bu sayı daha 1925’te 40.000’e varmıştı. 1941’de ise İran’ın artık 127.000 askerden müteşekkil gerçek bir ordusu vardı. Aynı şekilde bürokrasi de 1920’li yılların başlarında varlığıyla yokluğu eşit haldeyken 1941’de 90.000 maaşlı memurun çalıştığı on bir bakanlıktan müteşekkil bir müessese haline gelmişti.
Pek tabi bu genişlemenin sağlanabilmesi için gereken en önemli unsur neydi: Para. Rıza Şah, bu parayı dört yoldan sağladı; Petrol Rafinerilerinin Kiraları, Vergi Borcunu Geciktirenlerden Tahsis Edilen Paralar, Yüksek Gümrük Vergileri ve Tüketim Mallarına Konan Yeni Vergiler. Özellikle petrolden gelen para 1922’de 600.000 sterlin dahi etmezken 1931’de 1.200.000, 1941’de ise 4.000.000 sterline ulaşmıştı. Bu dört kaynağın dışında ayrıca yeniden vergi sisteminin düzenlenmesi için yıllar önce akamete uğrayan Shuster’in planları raftan indirilmişti ve uygulanması için yeni bir Amerikalı danışman çağırılmıştı. Umutları daha önceki talihsiz tecrübelerle kırılmış kimseler onun görevini bir yıl dahi sürdüremeyeceğini tahmin etmişti ancak o, tam beş yıl görevde kaldı ve bu süre zarfında yepyeni bir hazine kurup, vergi sistemini güncelleştirdi ve geleneksel memur görünümlü bir takım devlet personelini modern tam kadrolu memurlar haline getirdi. Ayrıca vergi toplamada iltizam sistemini de kaldırmıştı. Afyon satışlarını da sıkı denetime tabi tutmayı başarınca Rıza Şah’tan büyük destek aldı. İran bu süre sonunda ilk defa yıllık bir tam kapsamlı bütçeye sahip oldu. Üst kademe memurlardan vergi alınması zordu ancak bu sorun da Rıza Şah’ın onları mallarına el koymakla tehdit etmesiyle çözüldü. Hatta bu tarz tehditler ve yüksek vergiler sonucunda 1926’da ordu komutanlarından birisi intihar etmişti.
Aşiretler konusunda da Şah, taviz vermiyordu. Genişleyen asker gücünün de etkisiyle aşiretler yavaş yavaş merkezi hükümete boyun eğmeye başladılar. Bazı aşiretler, kendi bölgelerindeki petrol rafinerilerinin tapularına da sahipti ancak tehditler nedeniyle bunları merkezi hükümete devretmek zorunda kaldılar.

Bu tarz tedbirler sayesinde gelirler inanılmaz artmıştı. 1921’de 51 milyon riyal olan gümrük geliri 1940’ta 675 milyon olmuştu. Bu sürede çay ve şekerden alınan vergilerin gelirleri altı kat artmıştı. Kaynakların bu denli artması ve bol para sağlaması, ordudaki genişlemeye de inanılmaz katkıda bulundu. İngilizlerin tahminine göre 1935’te bütçenin yüzde 34’ünden fazlası orduya harcanmaktaydı.
Ordudan bu kadar fazla bahsetmemizin nedeni, Rıza Şah’ın devleti orduya dayanarak kurmasıdır. 1925’teki Zorunlu Askerlik Yasası da ordunun büyümesine katkıda bulunmuştur. Kara ordusunun genişlemesine paralel olarak hava ve deniz kuvvetleri de genişlemekteydi. Hatta Amerikalılar, Bakü’yü bombalamak için uygun olacağını belirttiği bazı uçakları satmayı dahi teklif etti, pek tabi bu durum kuzey komşusunu oldukça rahatsız etti. Silahlanma öyle boyutlara ulaşmıştı ki komşu devletler İran’ın bu kadar silahlanmayla ileride saldırganlaşabileceğinden endişe etmekteydi. Ancak ülkedeki İngiliz temsilcileri Rıza Şah’ın bu denli bir askeri gücü ülkedeki otoriteyi sağlamlaştırmak ve ülkeyi dış tehditlerden korumak amacıyla bulundurduğunu iddia etmekteydi. Rıza Şah’ın askeriyeye bu denli ilgisi onun günlük yaşamına ve devlet işlerini görme tarzına da etki etmişti. Halkın karşısına daima üniformayla çıkıyor, subay terfileriyle ve maaş artırımlarıyla bizzat ilgileniyor, idarecilik görevlerinde onlara iltimas geçiyor ve yolsuzluklarını görmezden geliyordu. Yeni inşa edilen askeri tesislerin de görkemli olmasına dikkat ediliyordu. Subaylarını eğitimleri gelişsin diye Avrupa’ya yollamıştı. Ayrıca veliahdı Muhammed Rıza’yı da askeri okula yollamış ve daha sonra ona orduda özel müfettişlik görevleri vermişti. Diğer altı oğlu da aynı şekilde yetişmişti ve bunlar da babaları gibi halka üniformasız görünmezlerdi. Rejim adeta askeri monarşi haline gelmişti.

Diğer alanlarda da boş durmayan Rıza Şah, ülkenin idari yapısını da yeniden düzenledi. Sekiz olan vilayet sayısını on beşe çıkardı ve valilerin yetkilerini de sınırlandırarak onları kendisine bağlı memurlar haline getirdi.
Şah’ın her alanı kontrol etme sevdası, meclise de sirayet etmişti. Seçim sistemine dokunmasa da milletvekillerini yakından takip ederdi. Seçimlerin sonuçlarına ve meclise kimlerin gireceğine de kendisi karar vermekteydi. Seçim dönemlerinde adayları emniyet müdürüyle birlikte inceler, bunların yanına “vatan haini”, “edepsiz” veyahut “münasip” gibi şerhler düşerdi. “Münasip” olanlar önce içişleri bakanlığına, oradan da valilere ve seçim kurullarına aktarılırdı. Kurullar da hükümet tarafından atanmıştı ve tek görevleri seçmen kâğıtlarını dağıtıp sandıkları denetlemekti. Denetim sadece seçimle sınırlı değildi. Parlamento dokunulmazlığı kalkmış, tüm siyasi partiler de yasaklanmıştı. Hatta bağımsız gazeteler bile kapatılmıştı. Bizzat rejim tarafından casus ve muhbirler meclise sokulmuştu. Buna rağmen Şah’ı açıkça eleştirme cüretinde bulunabilen politikacıların sonu ise hiç iyi olmamaktaydı. Örneğin vekillerden birisi vatana ihanetten asılmıştı. Bir başkası ise güpegündüz kurşunlanarak öldürülmüştü. Cezaevinde ve sürgünde bir anda ölenler de mevcuttu. Kısaca, parlamento artık askeri monarşinin çıplaklığını örtmek için kullanılan bir çeşit örtü olmaktan başka işleve sahip değildi.

Devlet ayrıca kollarını toplumsal yaşamın derinliklerine de salmaya başlamıştı. Zorunlu Askerlik Yasası bu alanda büyük fayda gösterdi. Çünkü bu yasayı uygulayabilmek için nüfus cüzdanı uygulaması getirildi. Böylece herkes devlet tarafından kayıtlı hale geldi. Ayrıca Fars olmayan azınlıklar için de zorunlu askerlik, onları geleneksel çevrelerinden alıp Farsça öğrenip konuştukları, şaha, bayrağa ve devlete bağlılıklarını bildirdikleri ve diğer etnik gruplarla ilişki kurdukları bir teşkilat olarak onları İranlı yapma aracı olmuştu. Askere çağırılanların çoğu ilk altı ay Farsça öğrenmekteydi. Bu da aşiretleri ve köylüleri gerçek vatandaşlar haline getirmek için bir fırsat olarak görülüyordu. Ayrıca nüfus cüzdanı sistemi soyadını da mecbur kılmıştı. Rıza Şah da kendisine Pehlevî soyadını almıştı. Bu kelime eski dönemde kullanılan Farsçaya verilen addı. Bu soyadına sahip başka bir aileyi de bundan vazgeçmek zorunda bırakmıştı.

Aristokrasi unvanları da kaldırılarak seçkinler de bu unvanları kısaltarak soyadı haline getirmek zorunda bırakıldı. Sıradan insanlar ise mesleklerini veyahut aşiret bağlarını ifade eden soyadları aldılar. Ayrıca monarşinin ağdalı unvanları da kaldırılmış ve Rıza Şah bundan böyle kendisine sadece “Şah Hazretleri” olarak hitap edileceğini ilan etmişti.
Reformlar diğer alanlarda da devam etti. Metrik sistem getirildi, ağırlık ölçüleri değiştirildi ve standart bir saat birimi de uygulanmaya başlandı. Hicri takvim kaldırılarak yerine geleneksel Pers takvimi getirildi. Bu takvimde yıl 21 Mart’ta başlamaktaydı. Ay adlarını da Hordad, Tir, Şehrivar gibi Farsça isimlerle değiştirildi.

Ayrıca yeni bir kıyafet kanunu da çıkarıldı.


Bu kanunla kayıtlı din adamları hariç tüm erkekler Batı tarzı giyinecekti. Ayrıca aşiret giysileri de yasaklanmıştı. Şapka olarak da “Pehlevî başlığı” olarak anılan önü siperli bir başlık giyilecekti. Ancak bu şapka çok geçmeden yerini fötr şapkaya bırakacaktı. Erkekler tıraş olmaya teşvik ediliyor, hiç değilse bıyıklarını temiz ve özenli tutmaları isteniyordu. Kadınların da sokakta serbestçe gezebilmelerine, akrabaları olmayan erkeklerle konuşabilmelerine engel olunmaması yönünde polise de talimat verilmişti. 1930’ların ortalarında Tahran’daki kadınların çoğu artık halk arasında peçesiz veyahut çarşaf olmadan dolaşabilmekteydi.

Eğitim sisteminde de birliğin sağlanması yönünde çalışmalar yapılmış misyoner okulları ve dini azınlıkların okulları da devletleştirilmişti. Tüm okullar aynı müfredatı Farsça olarak takip etmekteydi, diğer diller artık yasaktı. Bu yolla azınlıkları Farslaştırmak amaçlanmıştı. Din konusunda ise medreselerden bazısı özerkliklerini korumakla birlikte bunlarda devletin belirli bir ölçüde kontrolü altına girmişlerdi. Rıza Şah’ın amacı laikliği öne çıkarmaktan çok İslam propagandasını kontrol altına almaktı. Nitekim çoğu dini gelenek aksamadan devam etti. İlahiyat öğrencilerine askerlik muafiyeti ve hatta Şah’ın ateist ve materyalist düşünce karşıtı söylemleri de din adamlarının Şah’a muhalefet etmek yerine onun yanında durmasını sağladı.
Bu sırada Avrupa’da Hitler ile yükselen Ari ırk temelli ırkçı görüşler İran’ı da etkiledi. Bunun en belirgin etkisi 1934’te İran’ın dış dünyaya “Persia” değil “İran” olarak tanıtılmasının kararlaştırılmasıyla ortaya çıktı. Böylece İran’ın Ari köklerine vurgu yapılarak Avrupa’ya adeta biz de sizinle aynı kandanız mesajı veriliyordu. Yeni kurulan “Coğrafya Komisyonu” da yer adlarını Farsçaya çevirmeye başladı. Bu Farsçalaştırma dalgası öyle büyüdü ki, rütbe ve makam adları dahi Farsçaya çevrildi. Örneğin “vali” artık “istandar” olarak anılacaktı.
Rıza Şah’ın her alana yayılan reform hareketleri ve her şeyi kontrol altına alma sevdası, 1941 yılında ülkenin İngiliz ve Sovyet orduları tarafından işgal edilmesiyle son buldu.

Daha doğrusu asıl son bulan reformlar ve kontrol altına alma çabası değil, Rıza Şah’ın iktidarı oldu. Bu işgalin sebebi Rıza Şah’ın otoriter yönetimi değildi. Asıl sebep ülkenin petrolünün savaş boyunca müttefikler tarafından kontrol edilebilecek olması ve ülkenin gelişen altyapısının İngilizlerle Sovyetler arasında Alman saldırılarından bir hayli uzak güvenli bir kara koridoru sunacak olmasıydı.

Alınan karar gereği Rıza Şah tahttan inecek ancak devleti muhafaza edilecekti. Bunun yapmalarının amacı da İran halkının gözünde Rıza Şah istibdadına son vermiş görünüp gelecek tepkiyi yumuşatmaktı. Çatışmalar 25 Ağustos’ta başladı ve 16 Eylül’de Rıza Şah, tahtı yirmi bir yaşındaki oğlu veliaht Prens Muhammed Rıza’ya bıraktı ve önce İngiliz kontrolündeki Mauritius’a, daha sonra da 1944’te hayata veda edeceği Güney Afrika’nın Johannesburg kentine sürgüne gitti. Ülkenin kuzeyinde Sovyetler, güneyinde ise İngilizler denetimi elde tutacaktı. İki yüz kadar İranlı subay ve Alman demiryolu teknisyeni de tutuklandı. Ayrıca hanedanın dikbaşlı üyeleri de devrik şah ile beraber sürgüne gönderildi. Ülkenin orta bölgesi merkezi hükümetin denetiminde kaldı ve 80.000 asker ile 24.000 jandarma bulundurulmasına izin verildi. Bunun dışında müttefikler savaş bittikten altı ay sonra ülkeden çekileceklerine ve İran’ın toprak bütünlüğünü koruyacaklarına dair yeni şah ve hükümete güvence verdiler. Bundan sonra 1979’da İslam Devrimi ile sona erecek olan Muhammed Rıza Şah Pehlevî dönemi başlamıştı. Bu, İran tarihinde uzun sürmemesine rağmen büyük ses getirecek olan bir dönemin ayak sesleriydi.

YAZAR: SALİH BUĞRA SEZİŞLİ
KAYNAKÇA:
1-) English Wikipedia
2-) Dünya Tarihi, Clive Ponting
3-) Modern İran Tarihi, Ervand Abrahamian
4-) TDV İslam Ansiklopedisi
