Hicran… Tabir-i modern “ayrılık”. İnsanın hayatının her safhasında tecrübe ettiği ve hatta yoğun bir tepki gösterdiği o temel kaygılardan biri. Evvela bağlanma ve güvende hissetme; akabinde ayrılık ve alt-üst olma; ve nihayetinde o yeni hâl ile tanışıp yola devam etmek. Hicran etmek/etmek mecburiyetinde kalmak: hayattan, memleketten, aileden, dosttan, sevgiliden ve hatta kimi zaman insanın kendinden. Aralarından her biri ayrı ayrı insana farklı hissettiriyor. Ancak hicran olmasa idi insan yola nasıl devam edebilirdi ? Kimi insan o hicran girdabının içinde boğulup giderken kimisi de onu sinesinde tutup yoluna devam ediyor/edebiliyor. Aslında başladığımız her yeni gün, hayatımıza katılan her yeni insan, her yeni bilgi, harcamış olduğumuz her vakit bir hicran ile yoğruluyor. Tefekkürü uzatmadan sözü burada keserek şiire yol vermek icap eder.
~ Nâme-i Hicrân~
***
Hazân dehrinin hazîn sakinlerine...
İcâb-ı hal üzre sizlere nasbolundu ki,
Câh-ı hicrân sinenize emanet kılındı.
***
~Öyle bir câh ki bu~
Rûzun hemân geçmesini beklediği,
Afakın intizar ile belenip durduğu,
Nicelerini amansız yutan bir girdap misali.
***
~ Ol vakit nâme şu ki~
Nâme-i hicrânımız sinenizde tutula.
Aksi sadaya ufak bir eman verilmeye.
Maruzat-ı hâliniz mülkün malikine ola.
Emanetinize dahi bihakkın sahip çıkıla.
***
(Sevvedehu er-raci ğufire lehu)
Hasan ORHAN
(05.12.2023)
