-1-
ANAYASA DAVASI
(…) Anayasamızın değişmeye olan ihtiyacı, geçen sene bir aralık moda haline gelen bir tabirle (İhtilal Kanunu) olmasından da değildir. Çünkü anayasalar daima ve zaruri olarak bir ihtilal kanunudur. Bunlar rejim yıkar ve rejim kurar. Bir kanun için, ihtilal de bundan başka bir şey değildir. Binaenaleyh, herhangi bir anayasa hakkında, ihtilal kanunudur demek, bir şeyin vasfını hüküm halinde tekrar etmektir. (…) Kanaatimce şimdiki Anayasamız, dünya Anayasaları arasında en demokratik bir kanundur. Fakat demokrasiyi muhtaç olduğu müesseselerle teçhiz edip teşkilatlandırmamış ve bu sebeple koyu bir halk hükûmeti mefkûresinden hareket ettiği halde, fiiliyatta şahsi hükûmetlerin yerleşmesine yol açmış ve bunların gölgesinde yaşamıştır.
(Vatan: 29.12.1948)
Ali Fuad Başgil, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Yağmur Yayınevi, 1960 bs., sf. 11-13
-2-
ANAYASAMIZIN DEĞİŞTİRİLMESİNDE ZARURET VARDIR
Bu zarureti doğuran sebep ve eksikliklerden bazılarını geçenki yazımda gösterdim. Devlet hayatında koyu bir demokratik esastan hareket ettiği halde, Anayasamızın bu esası lüzumlu müesseselerle teçhiz edememiş ve tasarladığı demokrasi makinesini işler bir hale koyamamış olduğunu anlatmağa çalıştım. Filhakika dikkat edersek, bu kanun 1921 Anayasası’ndan devir aldığı Meclis Hükûmeti usuliyle Meşrutiyet’teki parlementer sistem arasında bocalamış; Meclisle Hükûmet münasebetlerinde kah berikine, kah ötekine başvurmuş fakat her birini en can alacak noktalarda terkedivermiştir. Neticede ortaya vuzuhsuz, çekingen ve hakkiyle tatbik kabiliyetinden mahrum melez bir hükûmet sistemi ortaya çıkmıştır. (…) Anayasamız, Meclis Hükûmeti usulüne sadık kalmak ve Mecliste topladığı salâhiyetlerden bir (âyan) payı çıkarmak için çifte meclis bahsinde parlementer sistemden ayrılmıştır. Fakat yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, yalnız âyandan kıskandığı salahiyetlerin değil, ayni zamanda meclisin kendi öz salahiyetlerinin bile icra organı başındaki şefler tarafından yutulduğuna şahit olmuştur. (…) Ellerinde fiilen hükûmet kuvvetlerini tutan nüfuzlu iktidar adamları, daha Anayasanın kabulünden çok geçmeden, Meclisi bütün salahiyetleriyle yutuvermişler ve bu suretle Anayasanın özlediği Meclis Hükûmeti ve hegemonyası yerine emsaline yalnız totaliter rejimlerde rastlanan bir şef rejimi yerleşmiştir. Bu neticeyi Anayasanın sistem kifayetsizliği ve bünye sakatlığı doğurmuştur. Gerçi kanunlarda tılsım esrarı yoktur. Kanunların kıymeti onları tatbik eden el ve iradelerin kıymet ve kudretine tâbidir. Bir kanun kifayetsiz de olsa, iyi niyetli ve bilgili insanlar elinde iyi bir tatbik kıymeti alabilir. Fakat Anayasa mahiyeti itibariyle siyasi bir kanundur. Siyaset ise insanın ihtiraslarının en çok kabardığı bir sahadır. Binaenaleyh, her kanundan çok, Anayasanın kabaran ihtiraslara rol oynama imkanı vermeyecek bir mükemmeliyette olması lazımdır. (…) Bugün Türkiye’de herhangi bir hükûmetin tutunup iş görebilmesi için iki şartın birden tahakkuk etmesi lazımdır. Şartlardan biri meclis içinde ve meclisin tamamının olmazsa büyük bir ekseriyetini kaplamak üzere kahir, mütecanis ve tutkun bir ekseriyetin kurulmasıdır. (…) İkinci şart da hem Meclis ekseriyetinin hem de bu ekseriyetten çıkacak olan hükûmetin üstün bir şef emrinde ve avucunda bulunması ve hatta bu şefin aynı zamanda Devlet Reisi olmasıdır. Ta ki bu sayede bir taraftan ekseriyet mütecanisliğini ve tutkunluğunu muhafaza edebilsin. diğer taraftan da gerek hükûmetle gerek ekseriyetle Devlet Reisi mutabık yürüyüp Mecliste sükunet ve hükumetle istikrar teessüs etsin. Anayasamız sisteminde zannediyorum ki ancak bu iki şartla hükumetler tutunup iş başında kalabilir. (…) Anayasanın sakatlığından ileri gelen bu fiili vaziyet şayet günün birinde bozulursa,(…) elimizdeki Anayasa ile Türkiye’de hükumet icrasına fiilen imkan kalmayacaktır. Ve bu imkansızlık iki Halk Partisi kuvvet ve kesafetinde diğer bir ekseriyet partisi çıkıp da Meclis ve Hükumeti eline alıncaya kadar devam edecektir. Fakat bu takdirde, memleket bundan bir şey kazanmıyacak, sadece şef iradesi el değiştirmiş olacaktır. Görülüyor ki, Anayasamızın (tek kuvvet) ve (tek meclis) sistemi, (tek parti) ve (tek şef) gidişi için biçilmiş kaftandır. (…) İkinci Büyük Millet Meclisi, inandığı ve Milli Mücadele yıllarında mucizelerini gördüğü, milli hakimiyet prensibini sulh devresi için muhtaç olduğu müesseselerle teçhiz edememiş ve muvazeneli bir devlet nizamı kuramamıştır. Bu sebeple yaptığı kanun gediklerinden ve sakatlıklarından ortaya tek bir ekseriyet partisi ve şef usulü fışkırmıştır.
(Vatan: 20.01.1949)

Ali Fuad Başgil, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Yağmur Yayınevi, 1960 bs., sf. 19-23
-3-
KUVVETLER MUVAZENESİNDE DEVLET REİSLİĞİ
Bizim Anayasamızın devlet reisliğine ayrılan faslını okuyan bir ecnebi, gayet kısılmış ve adeta merasimlerde misafir kabulüne irca edilmiş vazifeleriyle Türkiye devlet reisini zavallı bir protokol şefine benzetir. Fakat, işin içyüzünü yaşamış olan bizlerce malumdur ki, kanun öyle yazadursun, yirmi küsür senelik bir tatbikat hayatında Türkiye devlet reisleri tarihin en haşmetli Sezarlarını bile imrendirecek bir kuvvet ve azametle hükümran olmuşlardır. Biz bu tür riyalı ve özü sözüne uymayan vaziyetlere taraftar değiliz. Bir memlekette asgari ahlak kanunla tatbikatın herkes için atbaşı yürümesidir. (…) Eğer fiiliyat kanunla atbaşı gitmiyor ve gidemiyorsa anlamalıdır ki kanun ihtiyaca ve fiili vaziyetin icabına uygun değildir. O halde kanunu ihtiyaç ve icaba uygun şekle koymak lazımdır. Fakat bütün kötülük kanun bir türlü konuşurken öbür tarafta ve fiili hayatta başka türlü olmak ve hareket etmektedir. (…) Biz ki atalarımızın şahsında halife-sultanlar devrinin acı, tatlı hatıralarını yaşamış ve bu hatıralarla yuğrulmuş bir milletiz; zannediyorum ki, biz ne Amerikalılar gibi taçsız bir kral yaratmağa ne de devlet başında Fransızların tarihteki rois feneantsları gibi karnaval sezarları görmeğe tahammül edemeyiz. Tarihi seyrimiz bizde complere bir devlet şefliği tasavvuru yaratmıştır. Bizim için ne kral, ne manken; fakat ikisi ortası. Yani biz devlet reisine bu makamın yüksekliği ve üstün şerefiyle mütenasip ve memleket ihtiyaçlarına uygun bir derece ve vüs’atte kuvvet ve salahiyet tanımağa mecburuz. (…) Esasen bir sosyoloğ zihniyetiyle muhakeme edersek, yirmi küsür senedenberi Cumhurreislerimiz şahsında fiili bir hükümdarlık hayatı yaşamamızın psikolojik manası ve saiki de budur. Daha uzun seneler böyle olacaktır ve olmamasının imkanı yoktur. Irki veraset ve tarihi muinlik kanunlariyle kayalarla çarpışan su dalgaları gibi çarpışıp ömür geçirmekte fayda yoktur. Açık olalım: biz üstümüzde bir baş görmek isteyen bir milletiz.
(Vatan: 22.06.1949)

Ali Fuad Başgil, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Yağmur Yayınevi, 1960 bs., sf. 36-39
