DAMLALAR

TARİHTE USUL – ZEKİ VELİDİ TOGAN


-1-

Tarih ancak ilmi haysiyetli şerefli bir ilimdir. Bu itibarla fevkalade hassas. Bunun için de o vakaları zorlamayı sevmez. Ayrı şahıslar tarihi zorlar, onu tahrif eder yahut vakaları tarafgirane bir surette izah edebilir fakat bir devletin, bir hükumet ve bir milletin ilmi müesseseleri bu yola girerse tarih tetkiki felce uğratılmış olur.

~Tarihte Usul, Zeki Velidi Togan, İş Bankası Yayınları, sf.18 ~


-2-

Bütün kültürler gibi Garb de bir “umumi”nin “şekil”lerini (Gestalten) gerçekleştirir. Fakat bu umumi nihai müesseseler ve tasavvurlar halinde dogmatik bir selabete donup kalmaz; Garbde hayat ne bir kast sistemi, ne de kosmik bir nizam (kader mefhumu) içinde tekallüs eder. Garb hiç bir mânada müstakir (stabil) olamaz. Garbdeki uçsuz bucaksız dinamizmin muharrik kuvvetleri, umumiyi yaran “istisnalar”dan doğarlar. Garb istisnaya yer verir. Garb erişilmiyecek, fakat insanlar için erişme hedefini teşkil eden zirveler yaratır. İşte Garb’in daimi huzursuzluğu, memnuniyetsizliği, bir tekamülde itminan hasıl edememesi buradan ileri gelir. Böylece zahiren tesadüfi görünen vaziyetler içinde, imkansız görünen imkanlar doğdular, ezcümle Yahudilerin peygamberleri tarafından getirilen din, aciz şartları içinde, iktidarlara karşı kendilerini korumaktan tamamen aciz bir vaziyette meydana geldi. İzlandalıların şimal kültürü ve zihniyeti de, devletin müdahalesine (engel olmak istemesine) rağmen ve dünyanın bir ücra köşesinde yükseldi.

~Tarihte Usul, Zeki Velidi Togan, İş Bankası Yayınları, sf.14 ~


-3-

O, Al-Cavāhir ile Tahdīd’in mukaddimelerinde, medeniyet, sanat arasında ve hirfetlerin, insanlar arasındaki içtimaî bağlılıkların nasıl husule geldiğini anlatıyor. İnsan tab’en anarşıya mütemail ise de, tabiata hâkim olmak ve kendi hayatını korumak zarureti yüzünden içtimaî ve iktisadî kanunlar vazederek kendisini bunların çerçevesine sokmak ve bu kanunlara tâbi kalarak seadetinin temini için uğraşmak mecburiyetinde kalmıştır. Her iki kitaptaki uzun mütaleâlarının özü şudur: “İnsan birbirlerine aykırı unsurların halitası olduğu için ancak bir kaahir kuvvet karşısında topluluğunu muhafaza edebilir. O yine dağılmak için çırpınır, fakat kendisini çeviren düşmanlarının çokluğu, daima maruz kaldığı belalar karşısında tek başına müdafaa edememesi onu diğer hemcinsleri ile birlikte medenî olarak yaşamağa mecbur etmiştir. Allah onu şehir ve köylerde de muhtelif parti ve hiziplerin karşısına çıkarmıştır. O diğerleri tarafından ezilmemek için başkaları ile birlikte hirfet ve sanayi’i inkişaf ettirmeye başlamıştır. Fakat istihsal maddelerini kendi aralarında müsâvi surette taksim etmekle mesele halledilmemiştir. Çünkü iş karşılığı olarak aldığı mübadele maddesi onun ihtiyaçlarını tatmin etmemiştir. Amel müsâvi olmadığı gibi, ihtiyaç saatleri de uymamış. Hirfetkarların mahsulleri her istenilen zaman mübadele edilemeyip boş kaldığı için kendi aralarında her vakit kıymeti haiz olan bir mübadele vasıtası icad etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu da görünüşte parlak, nâdir bulunan, paslanmadan şeklini muhafaza eden gümüş ve altın olmuştur. İşte bunları yerin göbeğine ezelden beri gömülü kaldıkları yerlerden çıkararak muameleye koydular. Hayat bununla tanzim edildi. Fakat her haklının hakkı karşısına haksızlık tarafının batıl işleri dikilir. Para sistemine geçmekte de böyle oldu: İnsanlar arasında derecesi yüksek ve aşağı ve zayıf zümreler zuhur etti. İnsanların başında olanlar siyaset şartlarını buna uydurmak bu zümreler arasında bir tesviye çaresi bularak Allah’ın kendilerine tevdi ettiği vazifeyi ifa etmek mecburiyetinde kaldılar. Allah sarı ve beyaz madenler vasıtasiyle hayat işlerini tanzim edince insanlar arasında para toplamak hırsı arttı. Paranın kıymeti ancak sun’i bir şeydir. Çünkü altın ve gümüş insanın karnını doyurmadığı gibi, onun başına gelecek belâyı defetmek, başkasının zararından korumak işinde de faydasızdır. Deniz ticareti ile meşgul olanların gemi sini rüzgâr deniz ticaret yollarından uzak bir adaya götürmüş, bunlar da yerlilere eşya karşılığı olarak dinâr vermişler. Onlar da bunu ellerine alarak tadını ve kokusunu tecrübe etmişler, fakat bunda işlerine yarayacak bir hususiyet görmediklerinden altın dinârları tüccarlara iade etmişlerdir. İşte hayatımla kasem ederim: Medenî insanları birbirine yardıma sevkeden hakiki hayat nizamının esası bu tabiî muamele’dir. Madenî paralar esasına göre kurulan hayat ise vaz’î muamele hayatıdır. Bu vaz’î muamele hayatı insanlar arasında kadına, evlâda, lükse, para ihtikarına düşkünlük ve kazanç hırsı doğurmuştur. Bu da bir taraftan fakirlik ve rehinle geçinmek, diğer taraftan saltanat ve dehqanat (yani derebeylik) doğurmuştur. Fakat Allah altın ve gümüşün define sıfatiyle gizlenmesini takbih etmiş, bunları insanlar arasında tedâvülden, muameleden alıkoyanları azâbı elîm ile tehdit etmiştir. Zaten böyle define (kenz) yapmak doğmuş çocuğu geri ana rahmine koymak gibi gayri tabii bir iştir. Altın ve gümüş, maden ocaklarından çıktıktan sonra biçilmiş ekin ve kesilmiş hayvan gibidir ki onları yemekten başka çare yoktur. Altın ve gümüş te muhakkak ticaret, hak ve hukukları tesviye işlerinde kullanılarak tedavülde bulunmalıdır.

~Tarihte Usul, Zeki Velidi Togan, İş Bankası Yayınları, sf.148,149,150 ~


-4-

Dürüst bir tarihçi meselâ hiçbir senteze girişmeden sadece metinleri ve vesikaları tenkidî surette tetkik ederek veyahut meselâ arşivlerdeki işlenmemiş materyalleri işleyip tarihin ayrı bahislerini izah ederek bir tarihî eser yazarsa, ilmî kıymeti herkesçe kabul edilecek bir eser vücuda getirmiş olabilir; fakat vakaların illî bağlanışlarını tesbit eylemek suretile vücude getirilen bir tarihî sentez, tarihçinin şahsî temayyüllerine maruz kalarak yapılmış olursa, bu nevi tarih, bir ilim eseri olmaktan ziyade eski alchimitslerin tabiiyata ve fiziğe dair yazdıkları eserlere benzeyebilir. Herhalde tarih, ilim olmakla beraber, kendisiyle meşgul olan zevatın temayüllerine pek fazla maruz kalabilen bir ilimdir.

~Tarihte Usul, Zeki Velidi Togan, İş Bankası Yayınları, sf. (eklenecek)~


Yorum bırakın