DAMLALAR

ANILARIM – ERNST E. HİRSCH


-1-

Bizim evde kutlanmayan, hattâ üstünde bile durulmayan iki Yahudi bayramı daha, Küçük Ev’de oldukça büyük önem taşır, benim üzerimde de özel bir etki yaratırlardı. Bu bayramlardan biri, ilkbaharda kutlanan “Pesah” (passah ya da Yahudi paskalyası), öteki de noel zamanı kutlanan “‘hanukka” bayramı idi.

Bir başka adı da hamursuz (mazzoth) olan pesah bayramı, İncil’de de anlatıldığı gibi, ilkbaharın ilk dolunay akşamında, aile içi bir kutlamayla başlar. Bu aile töreninde paskalya kuzusu yenir, İsrailoğullarının Mısır’dan göçü anılır. Sembolik olarak acı otlar ve “hamursuz’ denen mayasız ekmek yenerek, İsrailoğullarının bu yolculuk srasında çektikleri sıkıntılar, acılar hatırlanır, pesah-haggada okunur. Pesah-haggada’da çeşitli dualarla ibadet formülleri, hayır duaları, dinsel töreler bulunur, pesah bayramının ilk iki akşamını kutlamak için gerekli Rabbi geleneği, Almaca olarak anlatılırdı. O akşam pesah-haggada’nın okunması sırasında ailenin en genç erkek çocuğu, anlatılanlarla ilgili sorular sorma hakkına sahipti. Soruları cevaplamak ise, elinde “‘seder’i tutan kişinin, genellikle ailenin en yaşlısının görevi sayılırdı. Gerçi babamın beş erkek, iki de kız kardeşi vardı ama erkek soyunun en küçük erkek çocuğu ben olduğum için, okumayı söker sökmez, soruları soran da ben olurdum. Haggada, renkli resimlerle süslenmişti. Bu resimlerde on belâ, Mısırdan göç, Kızıl Deniz’i geçiş vb. gibi konular, son derece gerçekçi biçimde sergilenmişti. Bu resimler. küçük bir çocukken beni, ister istemez derinden etkiliyordu. Bizim ailede ” (= düzeni) koruyan, Georg Hirsch amcamdı. Kendisi aslında haham olmak istediği halde, zayıf bünyesi yüzünden bundan vazgeçmek zorunda kalmıştı; şimdi babamın işinde çalışıyordu.


Seder gecesini izleyen hafta boyunca, sadece hamursuz ekmek yenirdi, mayalı hamur yemek yasaktı. Bizim evde bu hamursuz ekmeğe, ya da bir çocukların söylediği biçimiyle “mazzen’e, tıpkı gevrek ya da noel kurabiyesi gibi, ara sıra ağza atılacak bir çeşit çörek gözüyle bakıldığı halde, No.6’daki Küçük Ev’de hamursuz ekmeğin yenmesi kurala bağlıydı ve bu kurallar titizlikle gözetilirdi. Örneğin, geleneğe göre, hamursuz bayramı haftası süresince, eve mayalı hamurun kırıntısı bile girmemeliydi. Bundan dolay, Seder gecesinden önce, bütün ev tepeden aşağı silinip süpürülür, gündelik tabak çanak ortadan kaldırılarak hiç bir surette mayalı hamur değmemiş olan özel pesah tabak çanağı çıkarılır, bunlar tam sekiz gün kullanıldıktan sonra, Haggada’ da yazdığı gibi “Kudüs’te bir sonraki yıla kadar’, sarıp sarmalanıp yerlerine kaldırılırdı.


Noel zamanı, Kudüs’te M.Ö. 165 yılında tapınağın yeniden kutsanması anısına kutlanan sekiz günlük Hanukka Bayramı’nın özelliği ise, ilk gece bir tek mumun, bunu izleyen her gecede ise bir mumun daha yakılması idi. Her erkek Yahudi, “kendi” adına bir mum yakabilirdi. Mumu yakarken ya bir hayır dua mırıldanılır ya da tatlı ezgili, çok eski bir İbranice şarkı söylenirdi. Renk renk mumlar, diplerine mum damlatmak suretiyle bir tahtanın, eğer katılanlar birden fazlaysa, birden çok tahtanın üzerine dizilir, sokaktan geçenlerin de görebileceği biçimde pencere içine yerleştirilirdi. İlk kez kendi mumlarımı yakıp pencereye koyduğumda ne kadar da gururlanmıştım! Ama bu gurur duygusu, bir kaç gün sonra Kaiserstrasse Sokağı No. 20′ deki kendi evimizde ailecek noel ağacının altına geçip berrak bir sesle “Stille Nacht, Heilige Nacht'” ilahisini söylememe hiç de engel olmuyordu. Tabii, aradaki bağdaşmazlığın bilincinde değildim.

~Ernst Hirsch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, sf.11 ve sf.12 Hamursuz ve Hanuka Bayramlarına İlişkin Anlatımları~


-2-

(….) İnsanın sarf ettiği hiçbir çaba boşuna değildir. Her çalışmanın kendi içinde başlı başına bir değer taşıması bir yana, insan zaman zaman öyle durumlara düşebilir ki, vaktiyle özel bir amacı olmaksızın öğrenmiş olduğu herhangi bir şey ya da başkalarının zorlamasıyla edinmiş olduğu bir beceri, anlamsız vakit kaybı ya da nafile çaba gözüyle bakmış olduğu bir uğraş, bakarsınız bir gün imdadına yetişmiş, işine yaramış. Sanki insanın içinde, Sokrates’in deyimiyle bir “daimonion” var, içinden bir ses ona ne yapması gerektiğini söylüyor, doğru yolda ilerlemek için o sese kulak vermek yeterli oluyor. (…)

~Ernst Hirsch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, sf.118.~


-3-

~ DİL DEVRİMİ HAKKINDA ~

1 Kasım 1932 tarihinde, yani Türk Maarif Vekili ile yurtdışındaki Alman bilim adamlarının (Kendi Kendine Yardım Kuruluşu) temsilcisi olarak Profesör Philipp Schwarz arasında nihaî görüşmelerin yapılmasından henüz birkaç ay önce ülkede Türk Dili Seferberliği ilân edilmişti. Bu seferberliğin radikal bir dil reformunu başlatması öngörülüyordu, nitekim başlattı da. Dilin kendiliğinden harekete geçebileceğini o zamanlar kimse farketmedi. Anlaşılan Türk tarafı olarak, hatta Milli Eğitim Bakanlığında bile, Türk dilinin, 1933 tarihinde aydınlarca ve memurlarca konuşulduğu ve yazıldığı, gazetelerde, dergilerde, edebiyatla ve bilimsel eserlerde kullanıldığı biçimiyle, tıpkı örneğin normal Fransızca ya da Almanca gibi nispeten istikrarlı bir dil olduğu, dolayısıyla da, iyi niyet gösteren herkes tarafından ögrenilebileceği sanılmaktaydı. Üstelik, daha 1928’de, yani bizlerin Türkiye’de çalışmaya başlamamızdan tam beş yl önce Arap rakamlarının kanunla kaldırılıp uluslararası geçerli rakamların getirildiği ve ülke çapında uygulandığı da hesaba katılacak olursa. Bunun da ötesinde gene 1928 ylnda bin yıldır kullanılagelmiş olan Arap harfleri “Türk alfabesinin”, yani Türk fonetiğine uygun bazı degişikliklerle Lâtin harflerinin kabul edilmesi ve uygulanmasına ilişkin kanunla kaldırılmıştı. Bu alfabe 1929’dan itibaren hem okullarda öğretilmeye başlanmış hem de kamu hayatında gazete ve kitap baskılarında, ticari defter tutma ve muhaberatta kullanılır olmuştu. Böylece, yabancılar açısından Türkçe öğrenmedeki çok önemli bir engel kalkıyordu. Ama, ne var ki, öğrenilmek istenen dilin tam da bu nedenle parçalandığı ve Arap alfabesinin yerine Lâtin alfabesinin konmasınn o güne kadar alışılmış imlâda, Arapça ve Farsça kurallarla dolu dilbilgisinde temelli değişikliklere yol açmakla kalmayacağını, ister istemez kelime hazinesinde ve konuşma üslubunda da bir değişimi beraberinde getireceğini, o günlerde, yalnızca çok az kişi görmekteydi. Bugünkü gözle bakacak olursak alfabenin değiştirilmesi ve Arap yazısının kamuda kullanılmasının yasaklanması -ki, ancak pek az istisna bu yasağa uymamıştır. Türk kültürünün en büyük dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu kültürün tüm düşün ürünleri ve eserlerini, gelecek kuşaklar, ancak ve ancak yeni Lâtin yazısına aktarıldıkları oranda tanıyabilecektir.

DİPNOT EK: Bu seferberlik, âdeta bir devrime dönüşmüştür ve ilk başlatıldığı tarih üzerinden yarım yüzyıl geçtiği halde, etkisini sürdürmektedir. 21.2.1979 tarihli Milliyet Gazetesinde, Türkiye’nin tanınmış ve değerli yazarlarından Burhan Felek, bir makalesinde, bir tür S.0.S. çağrısı yapıyor. Birçok şeyin yanısıra, Burhan Felek, şunları yazmaktadır: Osmanlılığı kovduk ve babalarımızın eserleri, sanatı, dili ve inancı ile aramızdaki bağları hemen hemen tamamıyla kopardık. Şimdi de, bilerek ya da bilmeyerek, bugün yaşayan gruplarla nesiller arasındaki dil bağını koparıyoruz. Bu acı gerçeği dile getirirken özellikle aydınlarımıza sesleniyorum. Yapım ve mantığım, beni sizi uyarmaya zorluyor. Küçük, büyük hepinize sesleniyorum. Türkçeyi düzelteceğinizi söylediniz, bakın nasıl berbat ettiniz; her dilin kendine olan ahengini mahvettiğiniz gibi, Türkçeyi anlaşılmaz bir hale soktuğunuz gibi, üstelik anlatım gücünü de azalttınız. Dar anlamlı yeni icat edilen kelimelerle hem 20, yüzyilın sonundaki karışık fikirleri ifade imkâninı yokettiniz, hem de hem kendinizi hem de sizden sonra gelecekleri, köylülerin ifadesindeki özellikleri gerçekleştirmeden mahrum braktınız. Gidişat iyi değildir. Biraz kendinize gelin ve anadilinizi konuşmaya, onu kullanmaya ve onu kendi yapısı içinde olgunlaştırmaya çalışın Öğretmenler, yazarlar: Üstünüze aldığınız sorumluluğun farkıdamısınız ? Güya herkes daha iyi anlaşsın diye basitleştirdiğinizi iddia ettiğiniz kendi Türkçenizi anlayan kaç kişi var? Hallktan kaç kişi o Türkçeyi konuşuyor?

~Ernst Hirsch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, sf.217-218~


-4-

~RUMELİ DEMİRYOLU~

Edirne ve İstanbul arasındaki mesafe, kuş uçuşu ile 220 km., Yunan toprağına girip çıkmayan karayolundan ise 250 km kadar olduğu halde, demiryolu yolculuğu tastamam 320 km tutan raylar üzerinde bugün dahi (1981) yedi saat almaktadır. O tarihlerde bu, en az on saatti. Bunun nedeni, arazinin çıkardığı güçlükler değildir. Günlük dilde Trakya ya da Rumeli olarak anılan “Avrupa Türkiye “sinin dağlık ya da başka bakımlardan güç aşılır bir coğrafi yapısı yoktur. İşin püf noktası, benim eskilerde yaşamış bir adaşımın, Belçikalı Baron Hirsch’in uyanıklığında yatar. (Türkiye’de kaldığım ilk yıllarda, hep bu adamla hısım olup olmadığımı sorarlardı.) Bu Baron Hirsch, 1869 yılında, “Doğu Demiryolu” imtiyazını ele geçirmiş ve kilometre başına garanti de sağlamıştır, böylece raylar, nesnel olarak haklı gösterilemeyecek kadar, fuzuli yere uzun döşenmiş ve Osmanlı maliyesine ağır bir yük oluşturmuştur. [DN:Nitekim daha sonra demiryolu inşaatı imtiyazı alan kimselerin de elde ettikleri bu kilometre garantisi sonucunda, örneğin 1907’de Bağdat Demiryolu yapılırken, 200 km olarak imtiyazı alınmış demiryolu hattı öngörüldüğü üzere Ereğli’de son bulacak yerde, burayı aşarak 9 km ötede, kimselerin oturmadığı bozkırın ortasında bir yerde son bulmuştur. Demiryolu şirketi, kilometre ücretini alabilmek için, her gün Ereğli’den hattın sonuna kadar, içinde ne yolcu ne de yük bulunan bir tren çalıştırmıştır.]

~Ernst Hirsch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, sf.195~


-5-

İstanbul’da herkes “Köprü”nün Galata Köprüsü anlamına geldiğini bilir. Oysa Haliç’in üzerinde ikinci bir köprü daha vardır. O günlerde buna “eski” köprü deniyordu, bugünkü adı Atatürk Köprüsü’dür. Ayrıca İstanbullular için “Köprü” örneğin Frankfurtlular için “Hauptwache” neyse odur. En önemli buluşma ve yer tarifi merkezi. Banka binasının Karaköy’de (daha doğrusu Karaköy meydanında) bulunduğunu ve “Tünel”den kolayca Posta Sokağı’na dönebileceğimi de öğrendikten sonra, yola düştüm. “Köprü”ye gidecektim. Birkaç adım attıktan sonra, bunun sabahleyin taksiyle üzerinden geçtiğimiz büyük köprü olduğunu farkettim. Demek ki, biraz önce çıktığım banka binası, Galata’daydı; Köprünün öte yanında ise tepelere doğru yükselen, sayısız kubbelerle, cami minareleriyle dopdolu ev denizi ise İstanbul olacaktı.

~Ernst Hirsch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, sf.197~


-6-

Seneca’nın gençlik yıllarında “Homines dum docent discunt” (İnsanlar öğretirken öğrenirler.) dediği söylenir. Bu fikir atasözü olarak “docendo discimus” kelimeleri ile ifade edilir. Bu eski gerçeğe ben, öğretmek durumunda olduğum şeyleri evvela kendim öğrenmek zorunda kalarak, katkıda bulunmuş oldum. Çünkü bir hukuk profesörü olarak insan kendi milli hukukuna, daha doğrusu; kendi ülkesinde yürürlükte olan hukuk düzeninin özel bir dalına saplanmıştır, zaman ve mekan içinde belirlenebilen başka hukuk düzenleri ise zamana ve mekana göre hukuk mukayesesi biçiminde sadece birer marjinal görüntü rolü oynarlar.

~Ernst Hirsch, Anılarım, TÜBİTAK Yayınları, sf.245~


Yorum bırakın