Tarihin ibret dolu sayfalarında yer alan hükümdarlar ve alimler arasındaki münasebet dikkati celbeden meselelerin başında gelmiştir. Buna bir misal olarak Kanuni Sultan Süleyman ve Beşiktaş’ta medfun Beşiktaşlı Yahya Efendi’den bir misali sizlere aktarıyoruz.

Kanuni Sultan Süleyman, kendisi aynı zamanda süt kardeşi olan Yahya Efendi’ye bir Hatt-ı Hümayun gönderir. Padişah mektubunu alan memur onu Beşiktaş’a gelerek Yahya Efendi takdim eder. Hatt-ı Hümayûn’u açan Şeyh Efendi, Kanuni’nin şu sualini görür: “Ağabey! Sen ilâhi sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de, bize Osmanoğulları`nın âkıbetinin ne olacağını haber ver. Yoksa nesli kesilip yok mu olacak; yok olacaksa bu hangi sebeptendir?”
Saraydan gelen memur da bir iki dergâh hizmetçisi de ileride iki dizleri üzerine edeble oturmuş beklemektedirler. Yahya Efendi Hazretleri, satırlara göz gezdirdikten sonra, hiçbir şey demeden, kamış kalemini mürekkebe batırarak, hattın altına bir yazı düşer ve tekrar katlayarak selâm ve hayır duası ile birlikte aynı ulakla iade eder. Bu sırada Kanuni, devlet işleri ile meşguldür. Ama zihnini asıl meşgul eden husus süt biraderinden ne cevap geleceğidir. Nihayet birkaç saat sonra cevap geldiği haberi arz edilir. Kanunî, merakla hattı açar; sualinin altında iki kelimelik bir cevap vardır: “Neme Gerek !”
Kanunî Sultan Süleyman, hayretler içerisindedir. Nasıl olur da üstelik kendine kardeş olan Boğazın dört koruyucusundan biri olan büyük zât, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye-i istikbali ile alâkal bir suåle “bana ne manâsına, “neme gerek” diyebiliyordu ? Kanuni, kimseye bir şey belli etmedi. Hatt-ı Hümayunu usulca katlayıp bir müddet elinde tuttuktan sonra, iradesini beyan eyledi: “Kayık hazırlansın. Biraderim hazretlerine gideceğim” Saltanat kayığı ile Beşiktaş’a gelen Cihan Hakanı, işte bugünkü taşlı yokuşu çıkıp huzura geldiğinde. genç bir mürid kadar heyecanlıdır. Büyük hükümdarı bahçe kapısında kucaklayarak karşılayan Yahya Efendi, içeri geçtiklerinde kardeşine yer gösterdi. Hal hatırdan sonra, Kanuni sordu: “Ağabey bu kadar önemli sualime neden cevap vermediniz? Ne olur, gizlemeyip hakikati bildiriniz. Elbette bizim de ona göre alacağımız tedbirler olacaktır.”
Yahya Efendi’nin tebessüm ederek verdiği cevap padişahı şaşırtmıştı: “Biz, cevap verdik şevketlü sultanım”.
Kanuni ancak: “Nasıl” diyebildi.
Şimdi Yahya Efendi, talebesine ders veren bir müderris gibiydi: “Bir devlette zulüm ve haksızlık yayılsa, bunu işitenler de “aman neme gerek” dese ve mâni olmasalar; bir koyunu kurt değil de çoban yese, bunu bilenler hakikati söylemeseler fakirlerin, muhtaçların, gariplerin feryadı göklere çıkıp, bunları taşlardan başkası işitmese, işte zaman felakettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazinelerin boşalır. Askerin itaat etmez ve yolundan gitmez olur. Şayet bunlar zuhur ederse, işte o zaman yok olmak mukadderdir.”
Kanuni Sultan Süleyman pür dikkat hocasını dinliyordu. Cevap bittiğinde, yere bakan gözlerinden sakalına ılık yaşlar süzüldü: “Yarabbi milletimizi böyle olmaktan koru” diye cân u gönülden niyaz eyledi.
(Bu yazıda Ahmet Şimşirgil’in Kayı adlı eserinin 4. cildinden yararlanılmıştır.)
El adl-ü esasül mülk diyerek yazımıza son veriyoruz. Buraya kadar okuyan okurlarımıza teşekkürlerimizi ve selamlarımızı sunarız.
NAŞİR: HASAN ORHAN
