ANEKTODLAR, EDEBİYAT

SİYASETNAMEDE VAZİFE AHLAKI VE SORUMLULUK BİLİNCİ


Tarih kitaplarımızda “Vazife Ahlakı ve Sorumluluk Bilinci”ne dair çarpıcı bir misal olarak aktarabileceğimiz ve kendimize de hisse çıkarabileceğimiz bir kıssa var mıdır? Bu yazımızda böyle bir meseleye örnek teşkil edebilecek Siyasetname’de geçen ibret verici bir hikayeyi inceleyeceğiz. Bu hikaye bizlere II. Meşrutiyet Dönemi’nde yaşanan bir başka anektodu dahi hatırlatmıştır. Gelin hep birlikte bu anektodları inceleyelim.

[Aşağıda aktarılacak olan kısım İş Bankası Yayınları tarafından neşredilen Siyasetname kitabından alınmıştır. Nizamülmülk, Siyasetname, İş Bankası Yayınları, sf.29-41)]


DÖRDÜNCÜ FASIL

VEZİRLERİN VE MUTEMETLERİN HALLERİNE DAİR

Görevlerini noksansız yerine getirip getirmediklerini görmek için padişahın vezirleri ve mutemetleri gizlice sürekli denetlemesi lazımdır. Padişahın ve memleketin esenlik yahut kargaşası onlara bağlıdır.

Vezir iyi tabiatlı biriyse o memleket kalkınır, ordu ve reaya hoşnut ve huzurlu, padişahsa kaygulardan azade olur. Vezir şirret birisiyse memlekete telafi ve tedavisi imkânsız hasarlar verir. Bu sebeple padişahın gönlü daralır, zihni bulanır ve memlekette karışıklıklar zuhur eder

HİKAYE

Rivayet olunur ki Behrâm-ı Gûr’un, hakkında ileri geri konuşulmasına hiç tahammül etmeyip kendisine gayetle güvendiği, bütün devlet işlerini emanet etmiş olduğu Rast Ruşen nam bir veziri var idi. Kendisine gelince, gece gündüz demeden içer eğlenir ve ava çıkardı. Bu vezir, Behrâm’ın vekillerinden olan birine şöyle dedi: “Kendilerine gösterilen aşırı adaletten ötürü raiyyet küstahlaşmış, idaresi zorlaşmıştır. Şayet tedbir alınmazsa korkarım bir felaket baş gösterecektir. Padişah işret meclisleri ve av partileri ile meşgul olduğu için raiyyetin halinden haberdar değildir. Bir fitne fesat ortaya çıkmazdan evvel sen onları yola getir ve bilesin ki yola getirmek de iki şekilde olur. Kötüleri bertaraf etmek, iyilerden mal almak. Kimin malını müsadere eyle dersem, eyleyiver!” Bu şekilde vekil her kimi yakalıyorsa vezir ondan rüşvetini alır; vekile de kendi payını almasını emrederdi.

İş o raddeye vardı ki cümle âlemin malı mülkü, atı biniti, güzel köle ve cariyesine el kondu. Sonunda raiyyet fakir düştü. Bütün soylu soplular yerlerinden yurtlarından oldular. Öte yandan Behram’ın hazinesinde de zırnık bir şey toplanmıyordu. Üstünden bir zaman geçtikten sonra Behrâm-ı Gûr’a güçlü ve çetin bir düşman musallat oldu. Askeri teşvik için onlara bahşiş vermek ve orduyu teçhiz edip düşmana karşı seferber etmek isteyen ama hazineden elleri boş dönen Behrâm, şehrin eşrafından bunun sebebini sordu. Eşraf, nice zamandır şehirde falancaların yurtlarından olup filan memlekete göç etmek zorunda kaldıklarını dile getirdiler. Behrâm sebeb ü hikmetini sorunca mezkur vezirden korkmaları sebebiyle “Bilmiyoruz.” demekle kifayet ettiler. Behram bütün gün ve gece boyunca bu konuyu zihninde mütalaa etti ama bir türlü sorunun nereden kaynaklandığını çözemiyordu.

Ertesi gün tahtına kurularak çöle doğru yola koyuldu. Bir yandan giderken bir yandan da düşünmekteydi. Derken gün doğdu. Behrâm, bu arada 7-8 fersah yol almıştı. Düşüne düşüne bi-hal olmuş, kızgın güneşin tesiriyle açlık ve susuzluk bastırmıştı. Su içmeye ihtiyaç duydu. Su bulma umuduyla ovaya şöyle bir baktığında yükselen bir duman bulutu gördü. “Muhakkak orada birileri vardır.” diyerek dumanın geldiği tarafa yöneldi. Yaklaştığı vakit uyuklamakta olan bir koyun sürüsü, kurulu bir çadır ve darağacına çekilmiş bir köpek gördü. Hayretler içinde çadıra daha da yaklaştı Çadırdan bir adam çıkarak ona selam verdi. Onu tahtından indirdi ve hazır da yiyecek nesi varsa Behrâm’ın önüne koydu. Kendisinin kim olduğunu bilmeyen adama, Behrâm “Evvela yemek yemezden önce şu köpeğin hikayesini anlat bakayım.” dedi.

Delikanlı olayı şöyle dedi: “Bu benim sürüye göz kulak olması için görevlendirdiğim köpeğim idi. On adama bedel işler çıkarttığını ve onun korkusundan hiçbir kurdun bu koyunlara yaklaşmaya cüret edemediğini biliyordum. Şehre günübirlik gittiğim zamanlarda bu köpek koyunları otlatmaya götürür ve sağ salim geri getirirdi. Derken aradan bir zaman geçti bir gün koyunları sayayım dedim birkaç koyun eksik çıkmıştı. Buralara hırsız da uğramadığı için bir türlü koyunlarımın neden azaldığını anlamıyordu. Bu arada vergi tahsildarı geldi, her yılki vergiyi istedi ama elimdeki koyun sayısı az olduğu için elimde kalan koyunlara el koydu. Şimdi ben o tahsildarın çobanlığını yapmaktayım. Ben bütün olan bitenden habersiz meğerse bu bizim köpek dişi bir kurt ile dostluk peyda eyleyerek onunla çiftleşmiş. Ezkaza günlerden bir gün odun toplamak için kıra gitmiştim. Dönerken de koyun sürüsünü görecek bir yüksekliğe çıkmıştım. Otlamakta olan sürüye doğru İlerleyen bir kurt gözüme ilişti. Bir diken çalığının arkasına gizlenip olan biteni izlemeye koyuldum. Köpek kurdu görür görmez ona doğru seyirterek kuyruğunu sallamaya başladı. Kurtsa sakin sakin öylece dinleniyordu. Köpek sırtına çıkarak kurda abandı. Sonra bir köşeye çekilip, zıbardı. Daha sonra kurt sürüye dalarak bir koyunu kaptığı gibi parçaladı ve yedi. Köpeğin buna hissesi çıkmadı. Ben köpeğin kurtla bu alışverişinden haberdar olunca iflasımın sebebini köpeğin başıbozukluğu ve ihaneti olduğunu kavradım. Ben de ihanetinin cezası olarak tuttum astım onu.”


Siyasetnameden paylaşmış olduğumuz bu pasaj bize II. Meşrutiyet Dönemi’nde Malatya Mebusu olan Çoban Ahmet Ağa’yı hatırlatmıştır. Talat Paşa, Meclis-i Mebusan’da yemin merasimi dışında hiçbir söz almayan Çoban Ahmet Ağa’dan şüphelenmiş ve kendisi ile görüşmeye gitmiştir.

Talat Paşa, Ahmet Ağa’ya “Senin ağzını açıp bir şey söylediğin yoktur. Memleket meseleleri hakkında elbet senin de düşüncelerin vardır. Bunları öğrenmek isterim.” demişse de Ahmet Ağa konuşmamakta diretmiştir. Ahmet Ağa, Talat Paşa’ya “Paşa! Ben çobanım. Memlekette çift çubuk, sürü sahibi bir ağayım. Memleket meselelerinden bir şey anlamam.” demiştir. Bunun üzerine Talat Paşa “Hayır! Sen memleket meseleleri hakkında fikir sahibi olmasaydın bizim arkadaşlarımız oradan seni namzet gösterip seçtirmezlerdi. Bak görüyorsun biz devlette suistimalleri önleyemiyoruz. En güvendiğimiz adamların iş başına gelince şahsi menfaat peşinde koştuklarını görüyoruz. Bunu önlemenin çaresi nedir?” diye ısrarına devam edince Çoban Ahmet Ağa “Bak paşa hazretleri. Bunu önlemenin bir çaresi vardır. Ama sana söylesem, bunu yapamazsın” demiştir. Talat Paşa, Ahmet Ağayı rahat bırakmayınca Ahmet Ağa “O zaman ben yaşadığım hadiselerden elde ettiğim bir tecrübeyi size nakledeyim. Takdir sizindir” diyerek yukarıda aktardığımız bu hikayeyi anlatmıştır. Hikayeyi anlattıktan sonra Talat Paşa’ya “Bizim zağarların da bu işi öğrendiği anlaşılıyor. Dört tane, hiç kullanılmamış yeni zağar bulun. Bunlar bizimkilerle bir araya gelmeden, bizimkilerin hepsini öldürün ve sürüyü onlara teslim edin. Bu suretle kurda koyun kaptırmaktan kurtulduk. Zannımca, memleket idaresinin de bir sürü idaresinden farkı yoktur. Ben yaşadığım bu tecrübeden bunu anladım. Takdir sizindir.” demiştir. Bu olayı hayretle dinleyen Talat Paşa O’na demiş ki “Benim merak edip seni konuşturduğum gibi, Padişah da seninle görüşmek isterse bu bana anlattığın hikayeyi sakın O’na anlatma!..”


NAŞİR: HASAN ORHAN


Yorum bırakın