HUKUK

İSLAM HUKUKUNDA TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER – 2


Bir önceki yazımızda “Modern Anayasa Hukuku’nda temel hak ve hürriyetler 3 başlık altında ele alınmaktadır.” demiştik. Bu yazımızda ise Siyasi Hak ve Ödevler başlığını gündeme taşıyacağız. İslam Hukuku hükümleri, aile, sözleşmeler ve miras gibi bireysel yönü ağır basan meseleleri ayrıntılı hükümlerle tanzim ettiği halde, amme (kamu) hukuku sahasında tasarrufunu genel prensipler yönünde kullanmıştır.

Siyasi Hak ve Hürriyetler meselesinde de ayet ve hadis azdır. Bunun sebebi, amme hukukunun zamana, zemine ve insanların ihtiyaçlarına göre değişime daha elverişli olmasıdır. Şer’i hukuk, devletin mevcudiyetine büyük bir önem verir fakat bunu dinin korunması ve bireylerin huzur ve refahı için bir araç olarak görür ve devlete kutsiyet atfetmez. Bireyler devlet için değil ama devlet bireyler içindir. Devletin şeklinden ziyade hükümetin ve icraatlarının meşruluğu esastır.


Bismillahirrahmanirrahim. (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ)


1-VATANDAŞLIK HAKKI

Devlet haline gelmiş her toplulukta bir vatandaşlık statüsü bulunacaktır. Bugünkü manada vatandaşlık, vatandaşlığa girme, çıkarılma, nüfus cüzdanı, pasaport vb. işlemler ancak dünyada XIX. yüzyıldan sonra görülmeye başlanmıştır. Hatta vatandaşlığı kazanma yollarının kanunla düzenlenmesi daha sonraları söz konusu olmuştur. Bu sebeplerle esasen modern şekilde vatandaşlık statüsünün düzenlenmesi ancak XVIII. yüzyıl sonu ve XIX. yüzyıl başlarında görülmüştür.

Osmanlılar döneminde ise Müslüman olanlar ve Arapça – Türkçe konuşanlara “yerli” muamelesi yapılırdı ve onlara vatandaş muamelesi dışında bir muamele yapılması beklenemezdi. Osmanlılar döneminde ilk defa 1869 tarihinde “Tabiiyet-i Osmaniye Kanunu” çıkarılmıştır. 1876 tarihli Kanun-i Esasi’de ise vatandaş manasında “teb’a” kelimesi kullanılmıştır.

İslam memleketinde yaşayan bütün Müslüman ve gayrimüslimler (zımmi) devletin vatandaşı sayılacaktır. Enbiya Suresi 92.ayetinde ve Medine Sözleşmesi’nde bütün Müslümanlar, tek bir “Millet” olarak kabul edilmiş ve birlik olmaya davet edilmiştir. Müslümanlar tarihin seyri içinde birçok devlet kurmuşlardır. Ancak Müslüman idareciler, farklı devletin tabiiyetindeki Müslümanlara, Müslüman oldukları için kendi vatandaşları gibi muamelede bulunmuşlardır. Çünkü İslam Hukuku’nda devlet başkanı yalnız o devletin değil bütün Müslümanların reisi, başkanı ve imamı sayılmaktadır. Ayrıca zulme uğrayan bir Müslüman varsa İslam devletlerinden yardım isteyebilir ve onlara yardım farzdır.

Savaşta yenilen devletin teb’ası da isterse İslam devleti vatandaşı olabilir. Bunun için hükümdardan veya herhangi bir İslam devleti vatandaşından eman dilemesi yeterlidir. Bu şekilde İslam Devleti’nin vatandaşı haline gelir. Bunun için de müslüman olması gerekemez. Müslüman olursa kendiliğinden vatandaş olur.

İslam memleketine izinle giren müste’menler[1] de, vatandaşlarla benzer hukuki statüdedir. İslam topraklarında ikameti bir seneyi bulan müste’menler ya sınır dışı edilir veya zımmi vatandaş statüsü kazanır.  Müste’menlere verilen izin müddetinin bitmesi, şarta bağlı izinlerde şartın bozulması, iznin sahte olduğunun anlaşılması ve izin sahibinin casus olduğunun anlaşılması vb. durumlarda (yani bu örnekler tahdidi değildir, zamana ve şartlara göre değişebilir) izin hükümsüz sayılacaktır.

İslam devletiyle özel antlaşma yapmış olan devletlerin vatandaşlarının İslam ülkesine girmek için ayrı ve istisnai bir izne ihtiyaçları yoktur.


2-SİYASİ PARTİ KURMA HAKKI

İslam amme hukukunun esası bir kişinin devlet idaresinde söz sahibi olmasıdır. Bu kimse halifedir. Karar mercii de bu kişidir. Ancak halife seçiminden önce çeşitli siyasi gruplar teşekkül edip, halifeliğe aday gösterebilirler. Bu gruplar şer’i prensiplere aykırı hareket edemezler. Aksi halde kapatılır veya kurulmasına izin verilmez.

Siyasi partiler kurulmasına İslam hukuku bakımından bir engel bulunmamaktadır. Fakat çok partili düzenin varlığı hem zaruri değildir hem de demokrasinin mutlaka olmazsa olmazlarından değildir.

Zamanımızda siyasi partilerin riayet edecekleri esaslar kanunda belirlenmiştir. Siyasi partiler, bölücü ve yıkıcı faaliyette bulunamaz. Irk ve mezhep ayrımcılığı yapamaz, haksız menfaat sağlayamaz, iftira edemez, yalan söyleyemez. İslam, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmalarını emreder; inanç cihetiyle fırka ve hiziplere ayrılmalarını yasaklar.

Osmanlı Devleti’nde II.Meşrutiyet ile birlikte fıkra adıyla modern anlamda siyasi partiler teşkil edilmeye başlanmıştır. Bunlar ayrı bir siyasi partiler kanunu olmadığı için Cemiyetler Kanunu’nun siyasi cemiyetler tasnifine göre faaliyet göstermiştir.


3- DİLEKÇE HAKKI

Vatandaşlar gerek kendileri gerek kamu ile ilgili konularda dilek ve şikayetlerini, yetkili merci ve makamlara bildirmelerini kapsamaktadır. İslam hukukunda da vatandaşların yetkili mercilere müracaat hakları bulunmaktadır. Çünkü Kuran-ı Kerim’de iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak (الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر) farz olduğundan ayrıca işlerin meşveret prensibine uyularak yapılması emredildiğinden bu hak mevcuttur. Vatandaş doğruyu emredebilmek ve kötülükten sakındırabilmek için dilekçe ile idarecilere başvurmak hakkını kullanabilir ve kullanmalıdır.

Devlet idarecilerinin uymaları gereken önemli bir yükümlülük ise adalettir. Adalete aykırı davranış zulümdür. Vatandaşlar uğradıkları haksızlığı, zulmü, şikayetlerini dile getirebilmelidir.[2]


4- SEÇME VE SEÇİLME HAKKI

İslam hukuku, halkın oyuna önem veren bir sisteme sahiptir. Devlet başkanı esas itibariyle seçimle işbaşına gelir. Halkın çeşitli yollarla devlet idaresi üzerinde murakabe hakkı mevcuttur. Teorik esas bu şekildedir. Ancak İslam devletleri tatbikatında monarşik bir sistemin hüküm sürdüğü görülmektedir. Müslümanlardan asgari şartlara sahip olanlar hükümdar olarak seçilme[3] hakkını haizdir. Halifeyi seçme hakkı ise herkese ait değildir. Daha önceki dönemlerde buna fiilen imkan da yoktu çünkü halkın kimlerin aday olduğunu bilmesi ve bunları yakından tanımaları mümkün değildir. Bu sebeple Bey’at’da denilen halifeyi seçme işini ancak Ehlü’l Hal ve’l-Akd denilen merkezdeki ulema ve ümera yapar.

Mahalli idarelerin seçimine gelecek olursak; mahalli idareyi teşkil edecek organların tayinle işbaşına gelmesi mümkün olduğu gibi halk tarafından seçimle teşkil edilmesi de mümkündür.

İslam hukukunda halkın seçme hakkı mevcuttur çünkü adaleti gözetmek toplumun omuzlarına bir vazife olarak yüklenmiştir ve bu vazifeyi ifa edebilmek için hak ve adaleti gözeten birilerinin olması gerekmektedir. Aksi halde vazife akamete uğrar. İşte toplum bu hakkını “naib seçmek” suretiyle yerine getirmiş olacaktır. Seçilen kimseler halka vekaleten hareket edeceklerdir.

Seçmenlik şartları ise zamana, örfe ve maslahata göre değişim gösterecektir. Bu hususta bağlayıcı bir hüküm yoktur. Seçimler tek dereceli veya iki dereceli de yapılabilir. Bir kimsenin birden çok oy hakkına sahip olması ise, eşitlik prensibine aykırı olduğu için kabul edilemez.

Oyların değerlendirmesi konusunda ise kesin bir hüküm yoktur. Hüküm çoğunluğa göredir kaidesine göre de hareket edilebilir.


5- AMME HİZMETLERİNE GİRME HAKKI 

Emanetin ehline verilmesi prensibi esastır. Rasulullah (s.a.s.) “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyin.” buyurmuşlardır. Ashab “Ey Allah’ın Resulü, emanetin kaybolması ne demektir?” diye sorunca  “İş ehil olmayana verilince kıyametin kopmasını bekleyiniz.” buyurmuşlardır. Memur o hizmetin gerektirdiği niteliklere sahip olmalıdır ki o vazife o memura verilebilsin. İdare işi ehline vermekle mükelleftir. Bunu tayin hakkı halifeye aittir. Çünkü her çeşit memur halifenin vekili mesabesindedir. Hükümdar ve memurlar arasındaki münasebet vekalet akdi çerçevesinde yürür. Amme hizmetine girmek için ırk, nesep hatta din önemli değildir. Ancak Kuran-ı Kerim gayrimüslimlerin Müslümanlar üzerinde velayetinin bulunmadığını emrettiğinden gayrimüslimler müstakil karar mercii olan memuriyetlere getirilemez. Ancak yardımcı mahiyetteki vazifeler alabilir.[4]

Kamu hizmetine girenlerin mal bildirimine tabi tutulmalarına bir engel yoktur. Keza görevden ayrılırken de fazlalıklar tahkik edilip gerekirse geri alınabilir. Hz. Ömer’de bazı valilerin hangi yoldan kazandıklarını açıklayamadıkları mallarını müsadere etmiş ve hazineye devretmiştir.


6- MİLLİ MÜDAFAA HAKKI- VECİBESİ

İslamiyet devlete, vatanı, milleti ve dini korumak maksadıyla gerektiğinde düşmanlarla savaşmak mükellefiyetini yüklemiştir. Buna cihat denir. Fertler tek başlarına cihat yapamaz, düşmana saldıramaz. Devlet cihada karar verirse, fertler üzerine bu cihada katılmak farz-ı kifaye olur.  Yani Müslümanların yeteri kadarı cihada katılırsa diğerleri üzerinden bu mükellefiyet düşer. Cihat bitip de ganimet elde edildikten sonra cihada katılanların ganimetler üzerinde 4/5 hakkı vardır.  Cihata katılmak Müslümanlar için dini bir vecibe olduğundan ve gayrimüslimler de ibadetle mükellef olmadığından bunlar cizye ödeyerek askerlikten muaf olurlardı. Osmanlı’nın son döneminde zorunlu askerlik düzenlemesi yapılmıştır.


7- VERGİ MÜKELLEFİYETİ

Vergi, kamu giderlerini karşılamak üzere vatandaşlardan alınan veya onların ödedikleri mal ve paraya verilen isimdir. İslam Hukuku, hükümeti halktan muayyen bazı vergileri toplayıp beytülmale koymakla mükellef kılmıştır.[5]

Beytülmâl, İslam Devleti’nin hazinesidir. Buranın başka gelirleri de mevcuttur. Bu gelirlerin sarf edileceği yerler de önceden tespit edilmiştir. Hükümet bu gelirlerini sağlıklı bir şekilde toplar ve meşru yerlere sarf ederse, halktan ayrıca vergi toplamasına veya borç almasına gerek kalmaz. Ancak toplanan gelirler, kamu giderlerini karşılamazsa halktan ayrıca vergi toplanması da caizdir. Bunun dışında her ne isim altında olursa olsun, halktan para toplamak, mallarına el koymak caiz değildir. Hükümetin meşru olmayan yollardan gasp ederek aldığı mallar beytülmale dahil olmaz sahiplerine iade edilmeleri gerekir.


Okuyanlara Selam ve Hürmetlerimle…!


NAŞİR: HASAN ORHAN


DİPNOTLAR

[1] Bunlar islam devleti hudutları içine eman ve müsaade ile gelen ve yerleşme niyetinde olmadan geçici olarak yaşayan gayrimüslim kimselerdir.

[2] Kanuni Esasi’nin 14.maddesinde “Tebaai osmaniyeden bir veya birkaç kişinin gerek şahıslarına ve gerek umuma müteallik olan kavanin ve nizamata muhalif gördükleri bir maddeden dolayı işin merciine arzuhal verdikleri gibi meclisi umumiye dahi müddei sıfatile imzalı arzuhal vermeğe ve memurinin ef’alinden iştikâye selahiyetleri vardır.” bu hususa işaret edilmiştir.

[3] Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Abdurrahman b. Semure’ye “Ey Abdurrahman, memuriyet isteme; çünkü kendin istemeden tayin edilirsen, Allah’tan yardım görürsün. Eğer isteğin üzerine tayin edilirsen, o vazife ile başbaşa bırakılırsın, bütün mesuliyeti yüklenmiş olursun.” buyurmuştur.

[4] Kanuni Esasi’nin 18 ve 19.maddeleri “Tebaai osmaniyenin hidematı devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.
Devlet memuriyetinde umum tebaa ehliyet ve kabiliyetlerine göre münasip olan memuriyetlere kabul olunurlar.”
diyerek bu hakkı tanzim etmiştir.

[5] Kanun-i Esasi’nin 20.maddesi de “Tekalifi mukarrere nizamatı mahsusasına tevfikan kaffei tebaa beyninde herkesin kudreti nisbetince tarh ve tevzi olunur.” bu mükellefiyete işaret eder.


KAYNAKÇA

1- İSLAM HUKUKUNDA TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER – SERVET ARMAĞAN

2- OSMANLI HUKUKU – EKREM BUĞRA EKİNCİ

3- HUKUKUN SERÜVENİ – EKREM BUĞRA EKİNCİ

4- HUKUKUN TEMEL KAVRAMLARI – KEMAL GÖZLER

5- YORUM İLKELERİ MAKALESİ – KEMAL GÖZLER


Yorum bırakın