Muhammed Rıza Şah, tahta çıktığında henüz gençti. Tahta çıkmasının sebebi, Müttefiklere genç yaşı ve tecrübesizliği sebebiyle zorluk çıkarmayacağının tahmin edilmesiydi. Uzunca bir süre de tahminlerinde yanılmayacaklardı. Aslında İngilizlerin İran tahtı için amacı başkaydı. Tahta eski Kaçar Hanedanı’nın bir üyesi olan Hamid Mirza’yı getirmeyi düşünmektelerdi. Ancak Mirza, Farsça bilmemekteydi ve altı yaşından beri İngiltere’de yaşamaktaydı. Ayrıca Kaçar Hanedanı’nın yönetimde geçirdiği sürede halkta iyi bir intiba bırakmadığı için bu düşünce yerini çabucak Muhammed Rıza’ya bıraktı.
SAFEVÎLER’İN ÇÖKÜŞÜNDEN 1979 İSLAM DEVRİMİNE KADAR İRAN
Bu yazı dizimizde Safevî Devleti’nin çöküşünden müttefiklerin İran’ı işgaline kadar geçen sürede, İran’ın yaşadığı siyasi ve askeri süreci irdeleyeceğiz.
2- NADİR ŞAH DÖNEMİ VE TEKRAR PARÇALANMA
4- RIZA HAN’IN DARBESİ VE RIZA ŞAH’A DÖNÜŞMESİ
5- MUHAMMED PEHLEVİ DÖNEMİ VE 1979 İSLAM DEVRİMİ
MUHAMMED RIZA ŞAH PEHLEVÎ DÖNEMİ
Muhammed Rıza Şah, tahta çıktığında henüz gençti. Tahta çıkmasının sebebi, Müttefiklere genç yaşı ve tecrübesizliği sebebiyle zorluk çıkarmayacağının tahmin edilmesiydi. Uzunca bir süre de tahminlerinde yanılmayacaklardı.

Aslında İngilizlerin İran tahtı için amacı başkaydı. Tahta eski Kaçar Hanedanı’nın bir üyesi olan Hamid Mirza’yı getirmeyi düşünmektelerdi. Ancak Mirza, Farsça bilmemekteydi ve altı yaşından beri İngiltere’de yaşamaktaydı. Ayrıca Kaçar Hanedanı’nın yönetimde geçirdiği sürede halkta iyi bir intiba bırakmadığı için bu düşünce yerini çabucak Muhammed Rıza’ya bıraktı.
Genç Şah, ordu konusunda babası gibi hareket etmekteydi. Müttefiklerin de bu konuda kendisine üstü kapalı bir serbesti tanıması, onun bu konuda elini daha da rahatlattı. Savaş Bakanlığını pas geçerek kuvvet komutanlarıyla bizzat iletişim kurmaktaydı. Bakanlıkta ve genelkurmaydaki atamaları da bizzat incelemekteydi. Orduda binbaşıdan yukarıdaki tüm rütbelerin terfiini de kendisi incelerdi. Kısa süre sonra da Savaş Bakanlığı’nın görevinin askeri malzeme sağlamak olduğunu, orduyu yönetme ve denetlemek işinin başkomutan olarak kendi görevi olduğunu belirtmeye başlamıştı. Bu tavrıyla bakanlığı, pas geçmekle kalmamış, adeta levazım şubesi olarak görerek aşağılamıştı da. Tabi bu denli denetimin karşılığında müttefiklerle de tam işbirliği içindeydi. Onlara gerekirse asker desteği vermeyi dahi teklif ettiyse de bu reddedildi.
Müttefiklerin genç şah hakkındaki tereddütlerini gidermeleri için şahtan birtakım beklentileri olmuştu. Örneğin babasının yasadışı yollarla zimmetlediği nakit varlıklarının ülkeye iadesi ve kapsamlı reformlar yapmak gibi beklentiler. Şah, ilk beklentiyi 600 milyon riyali hükümete vererek gösterişli bir şekilde yerine getirse de New York’taki kişisel banka hesabına acil durumlar için bir milyon doları da sessiz sedasız aktarmıştı.
Dış politikada müttefiklere şirin görünme çabası içine giren Şah, bu tavrını doğal olarak ülke içinde de sürdürerek halkın gözüne girmek için bazı eylemlerde bulundu. İlk olarak babasının gasp ettiği arazileri eski sahiplerine iade etmek için hükümete devretti. Hukuk ilkelerine saygı gösteren bir meşruti monarşide saltanat süreceğini çokça vurguladı ve sivil danışmanlara görev vererek rejimin askeri monarşi görünümünü kırmaya çalıştı. Halk sağlığı için de atılımlarda bulunarak ülke genelinde hastaneler açılması yönünde kampanyalar düzenledi.
Yeni laboratuvarlar ve kütüphanelerle birlikte yoksullar için de barınma yerleri açılması talimatını verdi. Tüm bunları da babasının gasp ettiği parayla finanse ederek halkın gözünde babasının hatalarını telafi eden bir konumda görünmeye çalıştı.
Ayrıca din konusunda da Şah, dini müesseselere oldukça ılımlı yaklaşarak onları kontrol altına almaya çalışmayacağına dair güvence vermişti. Dini gelenekleri eskisi gibi sürdürmüş, hatta kadınların peçeyle gezmemesi hususunda bu özgürlükten din adamları lehine tavizler dahi vermişti. Muhammed Rıza Şah, anlaşıldığı üzere babası gibi ülkedeki tüm güç unsurları üzerinde kontrol sahibi değildi. Sadece müttefiklerin desteğiyle orduda güç sahibiydi. Bu zayıflık 1953 Ağustos ayına dek sürecekti. Şah, mecliste dahi kontrolü yitirmişti. Meclise gidecekler artık yerel seçkinlerce belirlenmekteydi. Tabi bu güç boşluğu doğal olarak etkili ve güçlü bir şahsiyet yaratacaktı: Muhammed Musaddık.

Musaddık’ın soyu ülkedeki önemli ailelere dayanmaktaydı hatta Kaçar hanedanı ile dahi akrabalık bağı vardı. Genç yaşta siyasete atılmış, 1910’lu yıllardan itibaren de çeşitli vilayetlerde valilik görevi almış, önemli görevlerde bulunmuştu. 1920’lerde Rıza Şah hükümetine muhalif olduğu için siyasetten uzaklaştırılmış hatta Rıza Şah’ın son dönemlerinde hapse atılmıştı. Ancak 1941’de Rıza Şah tahttan inince tekrar siyasete atıldı ve 1944’te meclise girdi. Şaha açıkça muhalefet etmekteydi. Bazıları onun cumhuriyet kurmak istediğini dahi iddia etmekteydi. Meclise girince yabancıların petrol imtiyazını baltalayacak kanunların çıkmasını sağladı. Şahın devlet yönetimindeki yetkisine de şiddetle muhalefet etmekteydi. Şah, mecliste nüfuz sahibi dişli bir düşman edinmişti.
Bu sırada Sovyet hükümeti, İran’ın kuzeybatı bölgelerinde Azerbaycanlıların ve Kürtlerin sosyalist hükümetler kurmalarına göz yumdu. Bu durum ise yeni yeni gelişmekte olan ve mecliste de belirli bir nüfuz elde edebilmiş komünist Tudeh Partisini oldukça kötü etkiledi. Parti üyeleri bölücü vatan hainliğiyle itham edildi ve parti de hızla gücünü yitirdi. Kuzeybatıdaki Azerbaycan hükümeti ile Kürt hükümeti de 1946 ortalarında Sovyet Ordusu’nun bölgeden çekilmesi ve İran Ordusu’nun bölgeye girmesi ile tarihe karıştı. Tudeh için durum bu tarihten sonra daha da kötüye gitti. İşçi sendikaları ve parti şubeleri hükümetin amansız baskısı altında ezildi, daha da kötüsü 1949’da parti üyelerinden birisinin Şah’a suikast düzenlemesiydi. Suikastçı, Şah’a üç metreden ateş etmiş, neyse ki kurşun Şah’ın yanağını sıyırmıştı. Şah’ın bu denli yakın bir ölüm tehlikesini atlatması da Tudeh’in ne denli tehlikeli olduğunu ispat için Şah’ın eline büyük bir koz vermişti. Sıkıyönetim ülke geneline yayıldı ve nihayetinde Tudeh yasadışı ilan edildi. Şah sadece Tudeh ile yetinmeyerek bu hareketini diğer partilere de yaydı. Kurucu meclisi tekrar toplamakla beraber yetkisini artırabilmek adına üyeleri de kendisine yakın vekillerden seçmişti. Bu sırada senatoyu da toplamıştı. Senato 60 üyeden oluşuyordu ve bunun yarısını Şah bizzat atayabilecekti. Bu senatoyu Şah, yetkilerini artırmak için kullandı. Senato yardımıyla Şah, babasının gasp ettiği arazilerin iadesi gibi verdiği çoğu tavizi sessiz sedasız geri aldı. Babasının şeytanlaştırılmasına da engel olarak naaşını sürgünden geri getirip törenle büyük bir anıt mezara gömdürdü.
Tabi Şahın bu hamleleri karşılıksız kalmadı. Musaddık, eskisinden daha şiddetli bir şekilde muhalefet etmekte ve her konuşmasında Şahı topa tutmaktaydı. Hem Şah hem İngiliz karşıtı kampanya yürüterek bu doğrultuda Milli Cephe’yi kurarak muhalefeti geniş bir yelpazede harekete geçirmeyi başardı. Verdiği uzun bir mücadelenin ardından petrolün ve petrol endüstrisinin millîleştirilmesine ve işletilmesine dair kanunun meclisten geçmesini sağladı; aynı yıl meclis tarafından başbakanlığa seçildi (1951). Böylece Musaddık, gücünün zirvesine ulaşmıştı. Başbakan olduktan sonra ilk iş İngiliz-İran Petrol Şirketi’ni tasfiye ederek ülke petrolündeki İngiliz imtiyazlarını yok etmeye girişmek oldu. Bu durum İngilizlerle şiddetli bir krize sebep oldu. İngilizlerin kendisini Lahey Adalet Divanı’na ve BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etmelerine rağmen o, icraatlarının arkasında durdu ve geri adım atmadı. Times dergisi onu bu nedenle yılın devlet adamı seçmişti.

Daha sonra bazı çıkar çevreleri iş birliği yaparak 1952 Temmuz ayında Musaddık’ı başbakanlık koltuğundan indirseler de zaferleri birkaç gün sürdü. Musaddık bir hafta dahi geçmeden makamını eskisinden de güçlü bir halk desteğiyle geri aldı. Artık onu ülke içinde durdurabilecek kimse görünmüyordu. Şaha karşı muhalefetinde de inanılmaz bir hamlede bulunarak Şahın ordu üzerindeki denetimine saldırdı. Savaş bakanlığını ele geçirdi, orduya hâkim oldu ve Şah yanlılarını tasfiye etmeye başladı. Şaha karşı hamlelerinin dozunu iyice artırarak bakanlıkların çoğuna şah karşıtlarını yerleştirdi. Kraliyet arazilerini tekrar hükümete devretti. Hatta daha da ileri giderek demokratik cumhuriyet ilan edilmesi olasılığını ve imkânlarını araştırması için bir grup politikacıyı dahi görevlendirdi. Şah, ciddi tehdit altındaydı ve eğer acele etmezse tacı ellerinden kayıp gidecekti.
Nihayet İngiliz ve Amerikan istihbaratının desteğiyle Şah, Musaddık’ı siyasi hayattan silip atacak hamlesini uygulamaya karar verdi. 16 Ağustos 1953’te Şah, Musaddık’ı görevinden azlettiğini ilan etti. Musaddık ise halk desteğiyle bu kararın uygulanmasına engel oldu. Ortalık bir anda karıştı, Şah Roma’ya kaçmak zorunda kaldı. Ordu sokağa indi, Şah yanlıları da Musaddık yanlılarıyla çatışmaya başladı. Ülke küçük çapta bir iç savaşa sürüklendi.
Nihayet 19 Ağustos’ta Şah yanlısı din adamlarınca kışkırtılan bir kalabalıkla beraber General Zahidi’ye bağlı bir birlik başkenti ele geçirip parlamentoyu kuşattı. Musaddık, silah zoruyla görevden alındı. Şah, ülkeye geri döndü ve General Zahidi’yi başbakan ilan ederek Musaddık’ı tutuklattı. Çatışmalarda yüzlerce kişi ölmüştü ancak Şah’ın iktidarı kurtulmuştu. Kurtulmakla da kalmayıp eskisinden daha güçlü bir hale gelmişti. Musaddık ise önce idam cezasına çarptırılsa da daha sonra ölene dek ev hapsine mahkûm edildi.
1953 Darbesi, Şah’ın saygınlığını halk nezdinde sarsmış ve onu emperyalistlerin yandaşı konumuna getirmişti. Bu durum 1979’da Şah’ın yıkılmasına giden yolu açan unsur olacaktı.

Şah, babasının kaldığı yerden devam etmek için kolları sıvadı ve tüm gücüyle çalışmalara başladı. Muazzam bir devlet inşa etme hayalini gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapacaktı. Bu konudaki en büyük yardımcısı, artan petrol gelirleri olacaktı. İran, petrol üretiminde dünyada dördüncü, ihracında ise ikinci sıradaydı. Ayrıca 1973’te Arap-İsrail Savaşı’nı fırsat bilen OPEC’in petrol fiyatlarını dört katına çıkarması da gelirlerin adeta uçmasına sebep oldu. 1954’te 34 milyon dolar olan gelir, 1975’e gelindiğinde 20 milyar dolara ulaşmıştı. Hükümetin yıllık gelirlerinin yüzde altmışı petrol gelirlerinden oluşuyordu. Ülke tam anlamıyla bir petrol veyahut rant devletine dönüşmüştü.
Şah, askeriyeye karşı takındığı tavrı yine eskisi gibi sürdürdü. Devletin dayanağı olarak gördüğü orduya ayrıca bir önem vermekteydi. 1954-1977 yılları arasında askeri bütçe on iki katına çıkmıştı. Bütçedeki pay da yüzde 35 idi. Asker sayısı da 127.000’den 410.000’e çıktı. Askeri bütçenin çoğu modern silahlara harcanmaktaydı. Doğal olarak bu silahları kullanacak personelin de eğitimli olması gerekmekteydi. Bu sorun da ABD’ye askeri öğrenci gönderilerek çözüldü. ABD Ordusu’nun yöntemleriyle eğitim alan İranlı subaylar ve askeri personel alanında yetkin hale geldi. Donanma gücünü de sadece Basra körfezi için değil, Hint okyanusu için de etkin bir güç haline getirme yönünde çaba gösterildi. Hava kuvvetleri, İsrail’den sonra bölgedeki en etkin hava kuvveti haline gelmişti. 1975’te İran Ordusu Basra körfezindeki en geniş donanmaya, Batı Asya’daki en büyük hava kuvvetine ve dünyanın en büyük beşinci kara ordusunu bünyesinde barındırmaktaydı. Satın alma planları o kadar uzun vadeli ve geniş şekilde planlanmıştı ki uzmanların tahminine göre eğer Şah devrilmese ve İran Ordusu tüm alımlarını tamamlayarak aynı şekilde 1990’lı yılları görebilseydi dünyadaki sayılı ordulardan birisi haline gelecekti. Şah’ın 1978’de nükleer denizaltı siparişi dahi vermiş olması da bu tahminin gerçekçiliğini gözler önüne sermektedir. Bu askeri güç 1970’lere doğru diğer ülkelere karşı kullanılmaya da başlanmıştı. Hatta Umman’da çıkan Dhofar Ayaklanması (1963-1976) sırasında Umman hükümetine destek amaçlı asker gönderilmişti. 1973’te bir askeri darbe sonucu sona eren Afgan monarşisini de askeri müdahale yoluyla yeniden tesis etmek düşünülse de bu plan asla gerçekleşmedi. Bu durum Batılılar tarafından İran’ın ileride göstereceği yayılmacı politikalara giriş olarak kabul edilmekteydi.


Şah, orduyu genişletip güçlendirmenin yanında kişisel anlamdaki ilgisini de esirgemedi. Bu konuda babasından pek farkı yoktu. Ayrıca denetimi de sıkılaştırmıştı. İstihbarat başkanlarıyla gizli servis yetkililerinin doğrudan görüşmesini yasaklamıştı. Bağlantılar saray aracılığıyla kurulacaktı. Kilit askeri mevkilere aile üyelerinden subaylar getirildi. Saray Muhafızları’nı genişleterek 8.000 askere çıkardı. Elit kesimi kontrol altında tutmak için Saray Teftiş Kurulu’nu kurdu ve başına da çocukluk arkadaşını getirdi. Ayrıca 1957’de İsrail ve Amerikan desteğiyle SAVAK (Saziman-ı İttilât ve Emniyet-i Keşver, Milli İstihbarat ve Devlet Güvenlik Örgütü) kuruldu. Bu teşkilat kısa sürede hızla genişledi ve 5.000 düzenli casusu ve sayısı bilinmeyen yarı zamanlı muhbiriyle ülke içinde Şah’ın gözü ve kulağı haline geldi. İddialara göre ülkedeki her 450 erkekten biri SAVAK ajanıydı. Bu örgütün başına da yakın arkadaşlarından birini getirmişti. Üniversite öğrencilerinden üst düzey askeri görevlilere kadar herkes örgüt tarafından izlenmekteydi. Yasadışı olarak tanımlanan bir faaliyet tespit etmeleri halinde işkence dâhil tüm sorgu metotlarını uygulamakta serbestlerdi.
Bu genişleme askeriye ile sınırlı kalmadı. Bürokrasi de inanılmaz şekilde genişlemişti. 1975’te bürokrasi yirmi bakanlık ve 304.000 kadar memuru barındıran muazzam bir kurum haline gelmişti. Devletin kolu öyle uzamıştı ki, köylerin dahi idari teşkilatı İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenmişti.
Şah, tüm bunları gerçekleştirirken ayrıca kendi kişisel servetine de servet katmaktaydı. Babasının gasp ettiği arazilerin iadesini hükümetten alarak vergiden muaf bir yardım kuruluşu olan Pehlevî Vakfı’na verdi. Bu vakıf, şah ailesinin de mülklerini emanet olarak almıştı. Ayrıca petrol gelirleri de bu vakıf aracılığıyla hortumlandı ve vakıf inanılmaz şekilde büyüdü. Zirve döneminde vakfın elinde 3 milyar dolar değerinde nakit ve mülkler ile 207 şirketin hisseleri bulunmaktaydı. Şahın kişisel serveti 1 milyar dolar olarak tahmin edilmekteyken ailenin serveti 20 milyar dolar olarak tahmin edilmekteydi.
Meclisteki tahakküm eskisinden daha da sıkılaşmıştı. Anayasada değişiklik yaparak başbakan atama yetkisini üstüne aldı. 1953’ten sonra gelen tüm başbakanlar Şah tarafından belirlenmiş adaylardı. Bununla birlikte kendisi tek parti rejimi yerine çok partili rejimin demokrasi için daha iyi olacağını belirtmekte ve çok partili düzeni savunmaktaydı. Tabi bu partiler Şah’ın ve SAVAK’ın gözetimi altında varlık göstermektelerdi. Hatta vekillerin hangi partiden olacağı dahi zaman zaman Şah tarafından belirlenmekteydi.
Şah, devleti kontrol altına almakla yetinmeyerek topluma da el attı. 1963’te halkı tamamen modern bir seviyeye getirmek amacıyla bir reform serisi olan “Beyaz Devrim”i başlattığını ilan etti. Bu dönüşüm programı, toprak reformundan din adamlarına değin birçok alana el atmaktaydı. Bu durumdan ilk rahatsız olanlar din adamları ve büyük arazi sahipleri oldu. Toprak reformu istenen verimi sağlayamasa da hedefine varabilmiş ve feodaliteyi derinden sarsmıştı. Toprak artık büyük ölçüde devlet eliyle dağıtılmakta ve işletilmekteydi. Aşiretler de buna bağlı olarak artık anlamlarını yitirmeye başladılar. Göçebelik azalmış, eski dönemi çağrıştıran aşiret kavramları unutulmuştu. Toprak reformunun yanında ülkede kalkınma planları sayesinde küçük çaplı bir sanayi devrimi gerçekleşti. Liman hizmetleri iyileşti, ülkenin büyük kentleri demiryolu ağıyla birbirine bağlandı ve karayolları asfaltlandı. Ayrıca petrokimya tesisleri, barajlar ve fabrikalar da çoğaldı. Devlet, şaha sadık zengin aileleri özel sektöre girmeleri için de teşvik etmeye başlamıştı. Eskinin arazi sahipleri artık kapitalist girişimcilere dönüşmüşlerdi.

Bu sırada sosyal programlardaki reformlar da hız kesmeden devam ediyordu. Eğitim kurumlarının sayısı üç kat arttı. Küba’dan örnek alınarak okuma yazma ordusu oluşturuldu. Bu organizasyon sayesinde okuma yazma oranı yüzde 26’dan 42’ye yükselmişti. Sağlık alanında da neredeyse dört kat genişleme oldu. Böylece halk sağlığı da belirgin oranda iyileşti. 1956 yılında 18 milyon olan nüfus 1976 yılında 33 milyona ulaşmıştı. Kadın haklarında da ilerlemeler hız kesmeden sürdü. Seçme ve seçilme hakkının yanında avukat olma ve yargıçlık hakkı da tanındı. 1967’deki Aile Yasası ile de boşanma ve evlenme kurumlarında kadınlar lehine iyileştirmeler yapıldı.
Bu kapsamlı ve hızlı reformlar, en başta din adamlarının tepkisini çekmişti. Hatta ileride Şahı yıkacak olan Ayetullah Ruhullah Humeyni, ayaklanmaya teşebbüs etmişti ancak bu girişimi bastırılmıştı. Humeyni, önce idamla yargılanmış daha sonra ise Türkiye’ye sürgün edilmişti. İdam edilmemesinin sebebi ise Humeyni’nin oldukça saygın bir din adamı olmasıydı.
Reformlar sonucunda toplumda sınıflı bir yapı meydana geldi. Üst tabaka Şah ailesi ve onlara yakın kişilerden oluşmaktayken orta sınıf memurlardan ve düşük seviye tüccarlardan oluşmaktaydı. Orta sınıfın nispeten politikayla ilgilenen kesimi ise Şah’a düşmandı zira bunların demokratik hakları baskı altında düzenli olarak ellerinden alınmaktaydı. Din adamlarının da Şah’a karşı pek sempatisi yoktu, özellikle de kadın hakları ve eğitim reformları bu duruma sebep olmuştu. Alt tabaka ise işçiler ve topraksız köylülerdi ki bunlar Beyaz Devrim’in toprak reformundan nasiplenemeyen çoğunluktandı.
Tüm reformlara ve petrol gelirlerinin yarattığı pembe tablonun altında bir korku hikâyesi yatmaktaydı. Çünkü İran, 1950’lerden itibaren gelir eşitsizliğinde dünya liderliğine oynamaktaydı. Kırsalda iş bulamayan topraksız köylüler, büyük kentlere göç ederek gecekondu mahalleleri oluşturdular. 1970’lere girildiğinde eşitsizlik korkunç boyutlardaydı. Ayrıca petrol gelirlerinin inanılmaz şekilde yükselmesi halkta büyük bir refah beklentisi oluşturmuştu ancak bu beklentinin karşılanmaması halkın Şaha karşı hınçlanmasına sebep oldu. Üstelik reformlarla kat edilen ilerleme de oldukça yetersiz kalmaktaydı. İran, çoğu alanda Orta Doğu’nun en kötülerindendi. Ülkeyi geri dönmemek üzere terk edenlerin sayısı gittikçe artıyordu. 1970’lerde New York’taki İranlı doktor sayısı Tahran’dakilerden daha fazlaydı. Halkın bu denli sefalet içinde yaşaması doğal olarak muhalefete ilgiyi artırdı. Ayrıca Humeyni, sürgünde olmasına rağmen el altından ses kayıtlarıyla halka görüşlerini ulaştırmayı sürdürüyordu. Böylece muhalefette belirli bir nüfuz elde edebilmişti.
Tüm bu olanlara karşın Şah, gösterişli saltanatını aksatmadan sürdürüyordu. Hatta 1967’de Avrupa hükümdarlarınınkileri andıran bir törenle taç giydi ve kendisini “Şehinşah” yani “Şahların Şahı” ilan etti. Ayrıca “Aryamehr” yani “Aryan Güneşi” unvanını da ekletti. Daha da ileri giden Şah, 1971’de “İran Şahlarının 2500.Yılı” için çölün ortasındaki antik Persepolis’te müthiş bir kutlama yaptırdı. Bu kutlamadaki israfın dehşet verici boyutlara ulaşması Şahı halktan daha da uzaklaştırdı.


Tüm bu israfın ardından muhalefet artık gitgide büyüyordu. Protesto mitinglerinin şiddetle bastırılması da Şahın uluslararası alanda eleştirilmesine sebep oldu. Duruma hâkim olmak isteyen Şah da 1975’te bizzat kendisinin kurduğu Rastahiz (Diriliş) Partisi dışındaki tüm partileri yasaklayarak tek parti rejimi tesis etmeye yeltendi. Zaten oldukça kısıtlı olan demokrasilerinin de ellerinden alındığını gören halk ciddi şekilde Şaha ve elit kesime öfkelendi. Humeyni’nin muhalefet nezdindeki nüfuzunun gittikçe artması da Şah için artık ciddi bir tehlikeye işaret etmekteydi. Rejim, 1976’dan sonra tehlike altında olma eşiğini çoktan aşmış, yıkılma emareleri baş göstermeye başlamıştı. Şah her ne kadar görmek istemese de artık yolun sonu görünüyordu. Dini sınıfın da muhalefete kaydığını gören Şah bu sefer dini kurumların da üzerine hışmını yöneltti. Bu durum ulemanın eline Şahın İslam düşmanı olduğuna dair koz verdi. Din adamlarının bu yöndeki propagandası da eğitimsiz ve fakir halkı tamamen muhalefete çekti. Şahın genişleyen muhalefete karşı giriştiği mücadele de muhalefeti bastırmak yerine rejimin yandaşı olan bazı kesimleri de küstürerek ters tepmişti. Şah toplumun her kesimine yabancılaşmıştı ve Musaddık’ın devrilmesinden itibaren iradelerinin yok sayılmasının acısını içinde tutan halkın öfkesi de artık patlamıştı.


Humeyni, muhalefet nezdindeki kabulünü artıracak ve Şah devrildikten sonra İran’ı bir İslam cumhuriyetine dönüştürme yolunda çaba sarf edecekti.
Çığırından çıkan protestolara ordu müdahale etti ancak bu, durumu daha da kötüleştirdi. Kan gölüne dönen protestolar halkı çileden çıkarmış ve artık meydanlarda “Şahı yakın! Pehlevîlere son!” sloganları yankılanmaktaydı. Ordu içindeki disiplin de bozulmuş, muhalif subaylar bazı bölgelerde silah depolarını halka açmıştı. Hatta bazı askeri birliklerden toplu firarlar meydana gelmekte ve bu askerler silahlarıyla Şahın karşısında yer almaktaydı. Şahın üstüne titrediği ordusu onun kuyusunu kazmaktaydı. Ülke yönetilemez haldeydi ve artık Şahın yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Musaddık döneminde dahi elinde tutabildiği ordusu artık elinde değildi. Nitekim 16 Ocak 1979’da Şah ülkeyi terk etti. Artık ipleri eline almanın vaktinin geldiğini gören Humeyni de 1 Şubat’ta ülkeye geri döndü. Birkaç ay süren protestolar Şahın sonunu getirmişti. Sonu gelen sadece Şah da değildi. Batılılaşma politikaları ve reformlar da sona ermişti. Humeyni, Şahın tayin ettiği son başbakan Şapur Bahtiyar hükümetini tanımayarak 5 Şubat’ta kendi hükümetini kurdu. Ülkedeki iki başlılık sadece bir hafta sürdü. Bahtiyar hükümeti, ordunun desteğini yitirince çöktü. Bahtiyar da ülke dışına kaçtı. 11 Şubat’ta devrim resmen başarıya ulaşmıştı. İran’da binlerce yıl süren monarşi ve 54 yıllık Pehlevî hanedanı sona ermişti. Nisan ayında yapılan referandumla da İran İslam Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Artık İran’ı ve İran halkını bambaşka şeyler bekliyordu.

YAZAR: SALİH BUĞRA SEZİŞLİ
KAYNAKÇA:
1-) English Wikipedia
2-) Dünya Tarihi, Clive Ponting
3-) Modern İran Tarihi, Ervand Abrahamian
4-) TDV İslam Ansiklopedisi
6-) https://www.offiziere.ch/?p=33866
