Milletlerin, tarih boyunca, hukuk telakkileri birbirinden farklılık göstermiştir. Ancak köklerini, milletlerin teşkilatı esasilerinden alan, bu anlayış farklılıklarına rağmen hukuk telakkileri erişmek istediği gaye itibariyle, aşağı yukarı birbiriyle paralel bir çizgi arz etmiştir. Bu gaye adaletin tecelli etmesidir. Adalet her millet için önemli bir mefhumdur, bilhassa Türk milleti için ayrı bir ehemmiyeti vardır.
Milletlerin, tarih boyunca, hukuk telakkileri birbirinden farklılık göstermiştir. Ancak köklerini, milletlerin teşkilatı esasilerinden alan, bu anlayış farklılıklarına rağmen hukuk telakkileri erişmek istediği gaye itibariyle, aşağı yukarı birbiriyle paralel bir çizgi arz etmiştir. Bu gaye adaletin tecelli etmesidir. Adalet her millet için önemli bir mefhumdur, bilhassa Türk milleti için ayrı bir ehemmiyeti vardır. Tarihte birçok devlet kurmuş Türk milleti de hem kendi benliklerinden hem de dinlerinden ötürü bu hususa ihtimam göstermişlerdir. Ayrıca böyle büyük devletler kurmuş birçok milletin, kendini oluşturan insanların barış, huzur ve güven içinde yaşamalarını temin etmeleri gerekmiştir ki Türkler tam bu hususiyetleri haiz bir millettir. Türk milleti; Türk, Türk-İslam medeniyetleri içerisinde, peşine, âtiye bir ders niteliğinde olacak, birçok adalet numunesi bırakabilmiştir. Adalet, “Kendi mülkünde olanı kullanmak” demektir. Zıddı zulümdür. Zulüm başkasının malına, mülküne, hakkına tecavüzdür. Adaletin ıstılâhî tarifi ise, bir amirin, bir hâkimin, memleketi idare için konulmuş kanunların, kaidelerin, sınırların içinde hareket etmesidir.[1]

Hz. Ömer’e nisbet edilen şu sözü dilden dile dolanır olmuştur; El-Adlü Esasü’l-Mülk, yani “adalet mülkün temelidir“. Buradaki mülk kişinin mamelekini değil “devleti” kasteder. Yine hemen hemen aynı manayı çıkarabileceğimiz başka bir söz de Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eserinde geçen “mülk küfr ile âbad olur, zulm ile âbad olmaz” darbımeselidir. Bu iki veciz ifade de devletin her şeyden önce adaletli olması gerektiğini bizlere ta o zamanlardan itibaren haykırmaktadır. Devlet ancak adaleti baş tacı ederse uzun müddetli olabilir. Bu konuda birçok misal getirilebilir. Peygamber Efendimizin (S.A.V) bir hadisi şerifinde “Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene veya altmış sene nafile ibadetten hayırlıdır.” buyurmuştur.[2] Fatih Sultan Mehmed Han “Aklı öldürürsen ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde, millet bölünür. Kadı’yı satın aldığın gün Adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür.” demiştir. Şu kaideyi de mutlaka duymuşuzdur: “Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir”, yani vakfedenin şartı, Allah ve Resulü’nün sözü gibidir. Adalete ne derece değer verildiğini veciz bir şekilde ifade eden başka bir kaide! Son örnek olarak vereceğimiz Adalet Dairesi’nden bahsetmek yerinde olacaktır. Hülasa ederek Adalet Dairesi’ni şöyle açıklayabiliriz: “Ordusuz Devlet, Hâzinesiz Ordu, Tebasız Hazine, Adaletsiz Teba olmaz!“

Bu veciz ifadeler ve kaideler belli bir birikimin eseri olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bu ifadelerden ve kaidelerden bahsettik. Peki o dönemin tatbikatında durum nasıldır? Bunlar söylenmiş ancak hayata geçirilmiş midir? Bunlar tatbikata nasıl aktarılmıştır?
1522 senesinde Divan-ı Hümayun’da görülen bir davada, Sadrazam Makbul İbrahim Paşa şahit olmayı teklif etti. Rumeli kazaskeri Fenârîzade Muhyiddin Efendi, İbrahim Paşa’nın köle olduğunu söyleyerek teklifini kabul etmedi. İbrahim Paşa, Kanuni’ye haberi bildirince Sultan, kazaskerin muamelesinin hukukun gereği olduğunu söyleyerek ona müdahalede bulunmadı lakin İbrahim Paşa’yı da azat etti. Ancak bu sefer de “Bir kimsenin kendi lehine olan beyanı makbul değildir” kaidesi gereğince Fenârîzade Muhyiddin Efendi İbrahim Paşa’nın ıtkname (kölenin azat edildiğini gösteren vesika) getirmesini istedi. Paşa ertesi gün padişahtan vesika getirince, şahitliği kabul olundu.[3]

Abdülmecid Han zamanında Çifte Saraylar yapılırken, gereken ilaveler için bitişikteki Hamamcı Mustafa Ağa’nın evi değerinden yüksek alınmak istendi. Mustafa Ağa eşim razı değildir deyince evine ilişilmedi.[4]

Yıldırım Bayezid Bursa’daki Ulu Câmi’yi yaptırırken, evin sahibesi yaşlı kadın, evini satmak istemedi. Kadın o gün rüya gördü. Rüyasında gaipten şöyle bir ses işitti: “Eğer cennete girmek istersen inad etme.” Ertesi gün evini bağışlamak istediğini söyledi ancak bu teklifi kabul edilmedi. Ev bedeli ile alındı. Ancak Sultan yine de oranın namaz yeri değil şadırvan yapılmasını emretmiştir.[5]

Belgrad seferinden dönerken bir köylü, Kanunî’ye “Askerler ekinlerimi çiğnedi.” diyerek şikâyet bulunmuştur. Kanunî latife yoluyla ‘’ E ne yaparsın yani?’’ deyince ‘’ Seni kanuna şikâyet ederim.’’ dedi. Bu cevaba padişah çok sevinmişti.[6] Kanuna titizlikle riayet eden Sultan Süleyman’ın bu örnekte de görüldüğü üzere Kanunî ünvanına neden layık olduğu daha bariz bir şekilde ortadadır.

Yavuz Sultan Selim ile Zembilli Ali Efendi arasında cereyan eden adalet numuneleri de dillere destandır. Zembilli Ali Efendi, Yavuz gibi celalli bir padişaha karşı bile dimdik durabilmiştir. Hukuka, adalete aykırı gördüğünü çekinmeden dile getirebilmiştir. Bir defasında Selim Han, Topkapı Sarayı Hazinesi görevlilerinden 150 kişiye sorumsuz davranışlarından ve vazifelerini ihmalden dolayı gazaplanarak öldürülmeleri konusunda emir vermişti. Müftü Zembilli Ali Efendi durumu öğrenince derhal Divan-ı Hümayun’a geldi. Padişah ile görüşmek istediğini söyledi ve Arz Odası’na kabul edildi. Padişaha: “Devletlü Padişah! Fetva Makamında olan bu duacınızın üzerine vaciptir ki padişah hazretlerini vebal ve günah olacak işlerden saklaya. Ondan şer’i şerife aykırı bir iş sadır olacak olursa huzurlarına varıp doğrusu ne ise açıkça bildirmek, âlimlerin ittifakı ile sabittir. İşittiğime göre küçük bir günah sebebiyle nice kullarınızın katline ferman buyurmuşsunuz. Bu gayr-ı meşru emirden feragat ve rücu’ etmek vaciptir. Bundan vazgeçmezseniz Allahu Teâlâ’nın indinde mesul olursunuz.” Yavuz Selim: “Bu iş saltanatın gereklerindendir. Âlimler böyle işlere karışırsa devlet idaresi kargaşaya uğrar. Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Hem bu işlere karışmak sizin göreviniz de değildir.” dedi. Müftü bu sözlere karşılık: ” Ben saltanat işlerine karışmam. Belki ancak ahiretiniz hususuna mukayyed olurum (önem veririm). Zira bu benim vazifemdir. Söylemeyip sükût etsem günahkâr olurum. Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker (iyiliği emredip kötülükten men etmek) bana lazımdır. İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymakta Hakk Teâlâ’nın cümle kulları birdir. Hakk Teâlâ her günahın karşılığında ya ta’zir(azarlama) ve yahud belli bir had cezası takdir etmiştir. Bu miktar suç için Hak Teâlâ katl emretmedi. Yoksa ahiret gününde padişahımdan sual olunur.” Yavuz Selim bu sözlerden sonra onları affetmiş ve tekrar Zembilli Ali Efendi’nin ricası üzerine onları tekrar vazifelerine tayin etmiştir.[7]

Osman Gazi’nin akınlarından sonra Osmanlıların bölgeye temelli yerleşmeleri, bölgedeki bazı Bizans Tekfurlarını kuşkulandırdı. Hepsi birleşerek Osmanlıları bölgeden çıkarmak için savaşa girişti. Osman Gazi işi haber alıp karşı gelen orduyu imha etti. Kete Tekfuru kaçıp Ulubat Tekfuru’na sığındı. Osman Gazi Kete Tekfuru’nu istedi. Ulubat Tekfuru’da ne Osman Gazi’nin kendisinin ne de ondan sonra gelenlerin Ulubat Köprüsü’nden geçmemesi şartıyla Kete Tekfuru’nu teslim etti. Gaziler onu Kete Kalesi önünde öldürdüler. Osmanoğulları, Osman Gazi’nin verdiği sözü saygı ile tutarak hiçbiri Ulubat köprüsünden geçmedi.[8]

Verdiğimiz örneklerden anlaşılacağı üzere bu yazımızda Türk milletinin tarihinden bazı adalet numunelerini bu yazımızda aktararak “Adalet” mefhumunun neden bu millet için önemli olduğuna ve onları asırlarca tarih sahnesinde tutan köklü medeniyetlerinin kökenlerindeki öze bir nebze olsun değinmeye çalıştık.
Okuyucularıma Selam ve Hürmetlerimle.
YAZAR: ENES EROL
KAYNAKÇA
[1] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku,sf.224
[2] el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 58, 1721; Bkz. ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, IV, 67
[3] Ama Hangi Osmanlı, Ekrem Buğra Ekinci, sf.68
[4] Asya’dan Avrupa’ya Türkler -Türklerin Serüveni, Ekrem Buğra Ekinci, sf. 264
[5] Asya’dan Avrupa’ya Türkler -Türklerin Serüveni, Ekrem Buğra Ekinci, sf. 264
[6] Asya’dan Avrupa’ya Türkler -Türklerin Serüveni, Ekrem Buğra Ekinci, sf. 264-265
[7] Ahmet Şimşirgil, Kayı-III, Timaş Yayınları, sf.281-282
[8] Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, hazırlayan. Mahir İZ, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2.Baskı, Aralık 1985, Cilt 3-Kısım 2, sf.185-186
RESİMLER İÇİN KAYNAKÇA
[1] https://blog.iae.org.tr/sergiler/adalet-kulesi
[2] https://tr.pinterest.com/pin/556335360192974039/
[3] https://islamansiklopedisi.org.tr/divan-i-humayun
[4] https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=43827135
[5] https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=7600414
[6] https://islamansiklopedisi.org.tr/suleyman-i
[7] http://www.istanbultarih.com/uc-padisah-doneminin-seyhulislami-zenbilli-ali-efendi-128.html
[8] http://www.bursakutuphanesi.com/site/eskibursa_foto/1683
